Merhaba arkadaşlar;
Bugün özel bir TV kanalında sentetik gıdaların zararları üzerine bir söyleşi programı yayınlandı. Beyaz ekmeğin zararlarından, hormonlu gıdaların metabolizmaya olan olumsuz etkilerine kadar oldukça mânidar ve öğretici konulara değinildi. Bu tarz programların farklı zamanlarda, farklı kanallarda hazırlanıp yayınlanmasıi millet olarak şuurlanmamız için oldukça etkili ve takdire şayan uygulamalardır. Fakat ne var ki; gelişen teknolojiye paralel olarak bilinçlenen günümüz dünyasında bir masal olmaktan öteye gidemeyecek kadar basitleşmiş ve adına “evrim” dedikleri akılları gözlere indiren, milyonlarca yıl öncesinde gerçekleştiğini iddia ettikleri bir takım uydurma tespitler(!)le izleyicinin kafasını bulandırmaya çalışan kimi bilim adamlarımız var.
Bir profesörümüz; - ismi lazım değil, reklamını yapmaya gerek yok – sütün faydasız olduğuna dâir bir takım sözler sarf etti. Gerekçesi de; tahmin ettiğiniz üzere; evrim kuramı idi. Profesörümüzün söyledikleri hemen hemen şöyle: (“)İnsanlık; sütü sadece 10 bin yıldır tanıyor. Ortak atadan ise; bilmem kaç(rakamı hatırlamıyorum) milyon yıl önce ayrıldık. Yani milyonlarca yıl süt içmemişiz. Bu da demek oluyor ki; süt faydalı değildir.(”)
Kahkahalarınızı duyar gibi oluyorum. Sarf ettikleri hemen hemen böyle.
Bilim adamımıza şunu sormak istiyorum: Teknoloji gelişiyor. Geliştikçe yeni cihazlar icad ediliyor. Bilgisayar ve TV yayıncılığı da bunlardan bir tanesi. Aynı mantıkla hareket ettiğimizde bilgisayar da faydasız. Çamaşır makinesi de.. Televizyon da.. Tablet bilgisayar da..
Fazla uzağa gitmeye de gerek yok. O kadar çok misal var ki; Mesela domates. Domatesin tarihçesine baktımız zaman 19. asrın sonlarına doğru keşfedildiği kayıtlarda geçmektedir. Tropikal meyveler hakeza öyle.
Aynı yorum mekanizmasıyla hareket eden evrimci bilim adamlarımız günümüz dünyasında hala ontogeninin(ana rahmindeki süreç) filogeniyi(evrimsel süreç) tamamladığını savunmaktalar.
Fazla uzatmadan, takdirinize bırakıp burada yazımı sonlandırmadan önce Mehmet Kırkıncı Hocaefendi’nin bir makalesini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bilim ve dua ile..
Biyolog Mustafa ERSÖZ


SÜT FABRİKALARI*
Şeker fabrikası, şeker pancarından şeker imal etmektedir. Yani, o koca fabrikanın vazifesi sadece “şeker pancarı”ndaki pancar kelimesini silmek¬ten ibarettir. Bu iş için yüzlerce metrekarelik bir saha üzerine inşa edilmiş büyük bir fabrikaya ve bu fabrikada çalışacak yüzlerce tahsilli kimselere ve işçilere ihtiyaç vardır. Şimdi bu fabrikanın tekâmül ettiğini ve şeker panca¬rından şeker elde edilmesi yanında, fabrikanın bütün müştemilâtının da bu pancarla yenilendiğini farzediniz. Şöyle ki:
Şeker pancarı imalâta girdikten sonra fabrikanın motorlarından, kazan¬larından ta en küçük bir çiviye ve fabrika binasının duvarlarına kadar her şeyin bu pancardan hisse aldığını ve tedricen yenilendiğini kabul ediniz. Bu takdirde karşımıza bugünkü tekniğin hayâl dahi edemediği acayip bir fabrika çıkar.
Faraziyemizi bir kademe daha ilerletelim: Söz konusu fabrikanın yu¬karıda bahsedilen hususiyetleri taşımakla beraber, küçülerek bir bostan kulübesi kadar olduğunu düşününüz. Böyle bir fabrikaya baha biçmek imkânsız olur.

Faraziyemize şu noktaları da ilâve edelim:
Bu fabrika, içindeki faaliyetler yanında kendisi de topyekûn bir hareket halinde bulunsun ve kendi hammaddesini kendisi arayıp bulsun. Ve niha¬yet; bu fabrikamız bir taraftan şeker verirken, diğer taraftan da birkaç tane kendisi gibi şeker fabrikası imâl etsin.

Yukarıda tarif ettiğimiz fabrika, insanın hayâlinin katiyyen anlayama¬yacağı kadar hârika ve beşer takatinin çok fevkindedir.

İşte, her bir koyun, Cenâb-ı Hakk’ın böyle bir fabrikasıdır. Bu fabri¬ka ottan süt yapmaktadır. Şeker ancarından şeker yapan fabrikaya göre büyüklüğü mukayese edilmeyecek kadar küçüktür. Mezkûr fabrika, ham¬maddesi olan otu kendisi toplamakta ve bu otlar fabrikanın ağız denilen giriş kısmından geçtikten sonra bir taraftan süt yapılmakta, diğer taraftan da fabrikadaki umum âlet ve cihazlar bu otla yenilenmektedir. Bu ilâhî fab¬rikanın bir vazifesi de ottan yün yapmaktır. Bütün bu hârika keyfiyetler yanında, bunların hepsini gölgede bırakacak en mühim husus; koyunun kuzu vermesi, yani bir kuzu fabrikası olmasıdır.

Şeker fabrikasının bir ustası olduğu hakikatını bir çocuğa dahi inkâr et¬tirmek mümkün değilken, böyle hârika bir fabrikanın sâniini inkâr edecek kadar gafilleşen kimselere ne isim verilecektir?

Burada bir hususa ayrıca işaret edelim: Bugün memleketimizin bir çok yerlerinde süt tozu fabrikaları vardır. Bu fabrikaların vazifesi sütü kurut¬maktır. Bu iş için özel ihtisas görmüş mühendislerden işçilere kadar, büyük bir kadro, faaliyet göstermektedir. Ayrıca, ziraat fakültelerimizde de sütçü¬lük kürsüleri bulunmaktadır. Birçok profesörlere, doçentlere ve asistanlara sahip olan kürsülerin kuruluş gayesi sütün anlaşılmasıdır.

Sütün İlâhî bir san’at eseri, koyunun ise Cenâb-ı Hakk’ın insanların hizmetine verdiği Rahmânî bir fabrika olduğu kabul edildiği takdirde, süt tozu fabrikasında çalışan mühendislerden sütçülük profesörlerine kadar bütün bu zatlar birer mütefekkir olarak bu İlâhî san’atı incelemekle meşgul olur ve bir kıymet kazanırlar. Yok eğer sütün yapılması koyuna verilirse, bu yüksek tahsilli zatlar, koyunun yaptığını anlamaya çalışan câhil ve âciz kimseler derecesine düşerler.

Yukarıda verdiğimiz misâl, denizden bir damladır. Bütün fenler bu ger¬çekle ölçüldüğünde, mütefennin kimselerin tevhid yolunda mütefekkirlik makamı kazandıkları; tabiat yolunda ise kendilerinin çok aşağısında bulu¬nan mahlûkların yaptığını anlamaya çalışan câhiller durumuna düştükleri görülür.
Mehmet Kırkıncı
(*) http://www.mehmedkirkinci.com/index....rticle&aid=126