Cevap: GDOlar yada genetiği değiştirilmiş Organizmalar hakkında
Allerjik Reaksiyonlar:
ABD’de her dört kişiden biri bazı besinlere karşı allerjik tepki verdiğini ifade etmektedir (Sloan ve Powers, 1986). Çalışmalar, erişkinlerin %2’sinde, çocuklarınsa %8’inde IgE aracılı besin allerjisi olduğunu ortaya koymuştur (Bock, 1987; Sampson ve ark., 1992). IgE aracılı allerjilerde allerjene karşı kaşıntıdan ölümcül anafilaktik şoka varan farklı tablolar ortaya çıkabilir. Alerjik reaksiyonlardan en sık sorumlu besin maddeleri fındık, fıstık ve kabuklu deniz ürünleridir.
İngiltere’de ise geçen yıllar içinde %50 oranında artan soya allerjisi vakalarından ithal edilen GD soyanın sorumlu olabileceği düşünülmektedir.
11 Aralık 2003’te Rusya’da yapılan bir basın toplantısında bir grup bilim adamı son üç yıl içinde allerji semptomları gösteren hastaların sayısında üç kat artış olduğunu ve altta yatan nedenin GDÜ’lerin tüketimi olabileceğini açıklamışlardır. Benzer şekilde GDÜ’lerin düzenli olarak tüketildiği ABD’de de allerji vakalarının sayısı artmaktadır.
Mart 1996’da ABD’deki Nebraska Üniversitesi’nden araştırmacılar Brezilya fındığında bulunan bir allerjenin soyaya aktarılmış olduğunu doğruladılar. Pioneer Hi-Bred International tohum firması, hayvan yemi olarak kullanılan soyanın protein içeriğini artırmak için Brezilya fındığında bir tohum proteinini kodlayan geni soya bitkisine aktarmışlardı. In vitro testlerde ve deri testlerinde, GD soya türünün Brezilya fındığına allerjisi olan kişilerde bulunan IgE ile reaksiyon verdiği belirlenmiştir (Nordlee ve ark., 1996).
New York Üniversitesi Beslenme Bölümü başkanı Marion Nestle’ın da ifade ettiği gibi bu olayda transgenik soyalara aktarılan gen kaynağının allerjenik olduğu biliniyordu; allerjik bireylerden alınan serum örnekleri testlerde kullanılabilmişti ve sonuçta ürün pazardan geri çekilmişti (Nestle, N Eng J Med 1996; 726). Ancak GDÜ’lerde yalnızca bilinen, sık rastlanan fındık, fıstık, kabuklu deniz hayvanları ve süt ürünleri gibi allerjen kaynakları değil, bütün bitki türleri, bakteriler ve virüsler gen kaynağı olarak kullanılabilir. Kaldı ki ürünün tüketiciye sunulmasından önce belirli bir proteinin allerjen olup olmadığını belirleyebilecek yeterlilikte bir test yoktur. Bu durumun en tipik örneği, yapılan hayvan deneylerinin Brezilya fındığı tohumundaki depo proteininin bir allerjen olmadığını düşündürmüş olmasıdır (Nordlee ve ark., 1996). Hayvan deneylerinin sonuçlarına güvenilmiş olsaydı ve soyanın satışı onaylansaydı altından kalkılması zor bir sorunla karşılaşılabilirdi.
Biyoteknoloji firmalarının çoğu gen vericisi olarak bitkiler yerine giderek daha fazla oranda mikroorganizmaları kullanmaktadırlar. Bu genlerin ürünü olan proteinlerin allerjenik potansiyeli ise günümüz teknolojisiyle tahmin edilemez ve sınanamaz. Marion Nestle, transgenik soya olayına atıfta bulunarak, bir sonraki vakada işleyişin bu kadar ideal ve toplumun bu kadar şanslı olmayabileceğini ifade etmektedir. Transgenik ürünler için pazarlama öncesi bilgilendirme ve etiketlendirme de dahil olmak üzere düzenleyici politikaların geliştirilmesi herkesin yararına olacaktır (Nestle, 1996; 727).
Çocuklarda Besin Allerjisine Bağlı Anafilaktik Şok ve Ölüm:
Allerjenler, genetik mühendisliği yoluyla bireylerin allerjik olduklarını bildikleri için tüketmekten kaçındıkları besinlerden, güvenli olduğunu düşündükleri için tüketmekte sakınca görmedikleri besinlere aktarılabilir. Bu durumda birey allerjeni taşıdığını bilmediği GDÜ’yü tüketerek bilmeden kendini riske atacaktır. Tüketici sağlığını bilinmeyen ya da sık rastlanmayan allerjenlerin etkilerine karşı korumanın tek yolu GDÜ’lerin etiketlendirilmesidir. Aksi takdirde allerjenlere duyarlı bireylerin ürünler arasında seçim yapma hakkı yok sayılacaktır. Allerjik reaksiyonların sık olmasa bile anafilaktik şoka bağlı ölüm riski taşıdığı ve besin allerjisinden en fazla etkilenen grubun çocuklar olduğu göz önüne alınırsa durumun ne denli acil olduğu daha da iyi anlaşılabilir.
Sampson ve ark.nın çalışmasında çocuklarda ve adolesanlarda (2-17 yaş) besine karşı gelişen ölümcül ya da ölümcüle yakın 13 anafilaktik reaksiyon vakası bildirilmiştir (N Eng J Med 1992;327:380-4). Söz konusu vakalarda allerjen kaynağı besinlerin fıstık, fındık, yumurta ve süt olduğu belirlenmiştir. Çalışmacılar ticari besinlerdeki protein katkılarının giderek artan oranlarda kullanılmasına paralel olarak besine bağlı anafilaktik reaksiyonlarda artış beklenebileceği konusunda uyarmaktadırlar. Araştırmacıların dikkat çektikleri bir diğer nokta da çalışmada söz edilen hastaların anafilaktik reaksiyonlarda yaşam kurtarıcı ilaç olarak kullanılan adrenaline beklenen düzeyde yanıt vermemiş olmasıdır.
Toksik Etkiler ve Triptofan Felaketi:
1980’lerin sonlarında Japonya’daki Showa Denko firması transgenik bir bakteriye ürettirilen triptofanı ABD’de satışa sunmuştur. Aylar içinde ürünü kullanan kişilerde nörolojik sorunlarla birlikte giden eozinofili-miyalji sendromu ortaya çıkmıştır. Bu sorunları yaşayan 1500 kişide kalıcı hasar gelişmiş, 37 hasta kaybedilmiştir (Mayeno ve Gleich, 1994). Eozinofili-miyalji sendromlu hastalarla karşılaşan hekimler, bu tıbbi sorunun Showa Denko firması tarafından üretilen triptofanla bağlantılı olduğunu fark etmişlerdir. Ancak ürün pazardan çekilene kadar aylar geçmiştir. Ürünün genetik mühendisliği yoluyla üretildiğine ilişkin bir etiket taşıması sorunun çok daha çabuk aydınlanmasını sağlayabilirdi. Showa Denko firması ise ABD hükümetinin sorunun nedenini araştırmaya yönelik girişimlerinde işbirliği yapmayı reddetmiştir. Ancak yapılan incelemeler sonucunda, transgenik bakterideki artmış triptofan üretiminin toksik bir yan ürün oluşumuna yol açtığı ve besin takviyesi olarak sunulan ürünün bu toksik madde ile kontamine olduğu anlaşılmıştır (Mayeno ve Gleich, 1994).
Dr. Arpad Pustzai, İskoçya’da Rowett Araştırma Enstitüsü’nde çalışırken yaptığı bir çalışmada sıçanlara GD patates yedirmiş, hayvanlarda beyin ve diğer organların gelişiminin yetersiz olduğunu, bağışıklık sisteminin çöktüğünü gözlemlemiştir. Dr. Pustzai çalışmasının sonuçlarını yayınladıktan sonra görevinden azledilmiştir.
GDÜ’lerin ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri bir yana, en fazla endişe verici yanlarından biri ön görülemeyen mekanizmalarla insan sağlığını tehdit etmesidir. Bilinmeyenlerin bilinenlerden çok olduğu bu denklemde doğal mekanizmaların işleyişi göz önüne alınmadığında, yol açacağı sonuçlar kolayca kontrolden çıkabilir.
Glifosat ve Kanser:
Herbiside direnç geni aktarılan soya gibi GDÜ’ler ile glifosatın birlikte kullanılması ve tozlaşma yoluyla direnç geninin yabani bitkilere geçişi sonucunda glifosata dirençli süper yabani otların ortaya çıkabileceği konusundaki uyarılar giderek artmaktadır.
İddia edilenin tersine, herbiside direnç geni aktarılan soyaların zaman içined herbisid kullanımında artışa yol açtığı bildirilmiştir (Benbrook).
İsveç’ten Dr. L. Hardel ve Dr. L. Eriksson yaptığı çalışma ise glifosat ile ilgili endişelerdeki haklılık payını ortaya koymaktadır. Hodgkin dışı lenfomalarla pestisid kullanımı arasındaki ilişkinin incelendiği çalışmada sorumlu pestisidler arasında glifosatın da adı geçmektedir (Cancer, vol 85, p 1353, March 1999).
Antibiyotik Direnci Genlerinin Yol Açabileceği Sorunlar:
GDÜ’lerin üretimi sırasında belirteç gen olarak kullanılan antibiyotik direnç genlerinin en büyük tehlikesi, ortamda bulunan bakteriler aracılığıyla yayılmasıdır. Bakteriler arasında doğal yollarla gen alışverişi yapıldığı bilinmektedir. Antibiyotik direnç genlerinin patojen mikroorganizmalara geçişi, bu bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların kontrol altına alınmasını güçleştirecektir. Bakteriler uygun ortamda çıplak DNA’yı yapısı içine alabilmektedir. Bir başka deyişle GDÜ’yü tüketen canlının sindirim sisteminde bulunan bakterilerin GDÜ’nün yapısında bulunan antibiyotik direnç genini alması kuramsal olarak mümkündür.
Alman bir entomolog olan Prof. H. H. Kaatz herbiside direçli kanola poleni ile beslenen bal arılarının sindirim sisteminde herbiside dirençli enterobakteriler ve mayalar bulunduğunu göstermiştir. Yani insan ve besi hayvanlarının sindirim sisteminde doğal olarak bulunan enterobakteriler GDÜ’lerin tüketilmesi sonucu antibiyotiğe direnç özelliği kazanabilirler.
Novartis’in ürettiği bir Bt mısırı ampisiline direnç geni taşımaktadır. Ampisilin insanlarda ve hayvanlardaki enfeksiyonların bir çoğunda kullanılan değerli bir antibiyotiktir. İngiltere de dahil olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri, ampisiline direnç geninin mısırdan besin zincirindeki bakterilere geçiş yapabileceği ve ampisilinin bakteriyel enfeksiyonlara karşı kullanımını tehlikeye sokabileceği endişesiyle Novartis Bt mısırının yetiştirilmesini yasaklamışlardır. Söz konusu mısırda ampisiline direnç geni ile bağlantılı olarak kullanılan promoter gen tehlikeyi daha da ürkütücü kılmaktadır. Promoter genler, işlevsel genin çalışmasını kontrol eden bir açma kapama sistemi olarak düşünülebilir. Novartis Bt mısırında kullanılan promoter gen ise bitkiye değil bakteriye aittir. Bu durumda genin bir bakteriye geçişi halinde eksprese olarak antibiyotik direnci ile ilgili protein üretimine yol açması olasılığı daha da artmaktadır.
Union of Concerned Scientists (UCS) antibiyotik direnç geni içeren besinlerin enfeksiyon hastalıklarında kullanılan antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği konusunda uyarmaktadır. British Royal Society ise Eylül 1998’de GDÜ’lerde antibiyotik direnç genlerinin kullanılmasına son verilmesi çağrısında bulunan bir rapor yayınlamıştır.
Bt’nin Sağlık Üzerindeki Olası Etkileri:
Böceğe dirençli ürünler bir toprak bakterisi olan Bacillus thuringiensis’ten elde edilen değiştirilmiş bir gen içermektedir. Bu gen bitkinin yapraklar ve meyve de dahil olmak üzere bütün bölümlerinde bir endotoksinin aktif biçiminin üretilmesini sağlamaktadır. Bakterinin kendisi uzun zamandan beri özellikle organik tarım yapanlar tarafından göreceli zararsız doğal bir insektisid olarak kullanılmaktadır. ABD ve Avrupa’da konvansiyonel tarım yöntemlerinin bir parçası olarak toksik kimyasal kullanımını azaltmak amacıyla da tercih edilmektedir. Ancak günümüzde Bt spreylerinin yerini giderek transgenik Bt mısır, pamuk, patates, domates ve pirinç almaya başlamıştır ki en yaygın yetiştirilen ürün Bt pamuktur (James, 1997).
Bt ürünler ilk bakışta ekolojik açıdan kimyasal pestisid kullanımını azalttıkları için avantajlı gibi görünseler de ciddi sakıncalar taşımaktadır. Sürekli Bt endotoksini üreten ürünler tarım zararlılarında Bt endotoksinine karşı direnç gelişmesini hızlandırabilir. Araştırmacılar Bt ürünlerin yaygın ekimini takip eden birkaç yıl içinde Bt’nin göreceli faydasız hale geleceğini tahmin etmektedir (Gould, 1988, 1991). Bt’ye direncin yaygınlaşması organik tarımla uğraşanları zor durumda bırakacaktır. Zira Bt spreyi ile önceden kontrol edilebilen tarım zararlılarına karşı ellerinde pek az seçenek kalacaktır. Buna karşılık konvansiyonel yöntemleri kullanan çiftçiler ise daha toksik pestisidlere geçiş yapmak zorunda kalacaktır. İllinois Üniversitesi’nde yakın zamanda geliştirilen bir Bt mısır bilgisayar modelinde ABD’deki bütün çiftçilerin Bt mısır yetiştirmesi halinde yalnızca bir yıl içinde direnç gelişeceği ön görülmüştür (Burghart, 1998). Kuzey Carolina Üniversitesi’nden araştırmacılar mısırla beslenen bir vahşi güve türü popülasyonunda Bt direnç geni saptamışlardır (Gould ve ark., 1997).
Bt içeren ürünlerin ekolojik denge üzerindeki olumsuz etkilerine ilişkin endişe uzun süreden beri ifade edilmektedir. Ancak Bt’nin sağlık üzerindeki etkileri ile araştırmalar daha yakın tarihlidir. Sprey pestisid olarak kullanılan Bt toprakta parçalanmaktadır. Ayrıca tüketilen ürün yıkanarak Bt spreyinden arındırılabilmektedir. Ancak Bt geni aktarılmış ürünlerde Bt toksininin parçalanması ya da ürünün yıkanarak temizlenmesi söz konusu değildir. Bu durumda Bt toksini bütün etkisini ürün tüketilene kadar, hatta belki de tüketildikten sonra dahi sürdürmektedir. Bt içeren gıda tüketiminin uzun vadeli etkileri ise bilinmemektedir.
1999 yılında yayınlanan bir çalışmada, Bt spreyine maruz kalan çiftçilerde allerjik yanıtın parçası olarak değerlendirilebilecek cilt duyarlılığı ve kanda IgE ve IgG antikorları saptanmıştır. Allerji sinyali veren bir diğer özellik de daha fazla Bt spreyine maruz kalan kişilerde reaksiyonun daha şiddetli olmasıydı. İncelenen bireylerde solunum sistemi ile ilgili semptom saptanmamasının nedeni, spreye maruz kalma süresinin göreceli kısa ve spreyden alınan Bt toksini miktarının az olmasından kaynaklanabilir. Öte yandan Bt ürünlerin tüketiminde bireyin maruz kaldığı Bt toksini miktarı bunun 10-100 katıdır. Bu Bt ürünlerin tohumlarındaysa çok daha fazla miktarda toksin bulunabilmektedir.
Filipinler’de bir Bt mısır (Dekalb 818 YG) ekim alanının yakınında yaşayan köy halkında solunum yolu, sindirim sistemi, cilt reaksiyonları ve ateşle seyreden tablonun mısırın polen saçtığı dönemde ortaya çıktığı fark edilmiştir. Bu bireylerin kan örneklerinde Bt toksinine karşı antikorlar saptanmıştır.
Norveç’teki Gen Ekolojisi Enstitüsü’nün yaptığı çalışmada Bt toksininin (Cry1AB) aynı bitki üzerindeki farklı mısır tanelerinde dahi değişik düzeylerde olduğu gösterilmiştir. Bu sonuç, gen aktarımı yapılan bitkilerde gen ürününün ne miktarda sentezleneceğinin önceden tahmin edilemeyeceğine ve bitkiden bitkiye değişkenlik gösterdiğine işaret etmektedir.
GD pamuk ve mısırda bulunan Bt toksinine benzer olan Cry1Ac’nin farelerin kan ve müköz zarlarında antikor yanıtı gelişmesine neden olduğu gösterilmiştir. Bu konuyla ilgili yapılan üç hayvan çalışmasından birinde Cry1Ac’nin diğer antijenlere karşı gelişen bağışıklık sistemi yanıtını, kolera toksini kadar güçlü uyardığı belirlenmiştir. Bu çalışma Bt’nin bir adjuvan gibi rol oynayabileceğine işaret etmektedir. Adjuvan, bireyin diğer allerjen ve immünojenlere karşı duyarlılığını artıran bir toplumda yalnızca o etkene bağlı olanlar değil, adjuvanın eşlik ettiği allerjik reaksiyonların hepsi artabilir. Son yıllarda özellikle İngiltere’de ve ABD’de arttığı bildirilen allerjik reaksiyonların altında yatan mekanizma bu olabilir.
Natural Toxins dergisinde yayınlanan bir çalışmada, farelere doğal Bt-proteini içeren yem yedirilmiştir. İnce barsakların son bölümü olan ileumdan alınan doku kesitleri üzerinde elektron mikroskopisiyle yapılan incelemelerde anlamlı yapısal bozukluklar saptanmıştır. Yapılan hayvan çalışmaları Bt’nin memelilerde aktif olduğunu, sindirim sisteminde parçalanmadığını, barsaklarda bağlanabildiğini ve insan sağlığı açısından tehdit oluşturabileceğini düşündürmektedir.
Bt’nin farelerde oluşturduğu reaksiyonlarla ilgili kanıtlara karşın ABD Çevre Koruma Dairesi (EPA) gibi yetkili kuruluşlar Bt toksininin ince barsaklara ulaşacak kadar uzun ömürlü olamayacağını öne sürmektedirler. İddia edilen görüş Bt toksininin midede sindirildiğidir. Ancak bu iddia biyoteknoloji şirketlerinin deney tüplerinde yaptığı in vitro testlere dayanmaktadır. Deney tüpüne Bt proteini ile birlikte hidroklorik asit ve protein sindirimini sağlayan pepsin karışımı içeren uyarılmış mide özsuyu konarak midedeki sindirimi taklit eden bir ortam oluşturulmaktadır. Proteinin parçalanmadan kaldığı süre uzadıkça allerji ile ilişkili antikor yanıtı oluşturma şansının da arttığı kabul edilmektedir.
FAO/WHO da protein kararlılığını değerlendirmek için benzer bir test önermektedir. Monsanto’nun Bt mısır proteini (Cry1Ab) değerlendirmesine göre proteinin %90’ından fazlası iki dakika içinde parçalanmaktadır. Ancak araştırmacılar bu testlerin en yanıltıcı tarafının, test sonucunun kullanılan asidin gücü, enzim miktarı ve bekleme süresine göre değişmesi olduğunu vurgulamaktadır. Monsanto’nun kullandığı yöntemdeki parametrelerin gerçekçi olmadığı ve proteini özellikle parçalamak üzere tasarlanmış olduğu belirtilmektedir. Örneğin; Monsanto’nun deney yönteminde kullanılan asit pH’ı 1.2 iken FAO/WHO daha hafif asit özellik gösteren pH 2 değerinin kullanılmasını önermektedir. Ayrıca Monsanto testlerinde esas alınan pepsin/protein oranı FAO/WHO standardının 1.25 katıdır. Yani göreceli fazla miktarda enzim ve daha güçlü asit kullanılmaktadır. Bu durumda proteinin gerçek mide içi ortamdan daha fazla ve hızlı sindirilmesi zaten beklenen bir sonuçtur. Aynı protein farklı bir çözelti kullanılarak denendiğinde toksinin %10’unun iki dakika değil, 1-2 saat parçalanmadan dayandığı saptanmıştır.
Bir başka çalışmada, Bt toksininin FAO/WHO tarafından belirlenen maksimum parça boyutlarına ya da daha büyük parçalara kadar sindirilebildiği, dolayısıyla potansiyel allerjenik etki gösterebilecek büyüklükte parçaların oluştuğu gösterilmiştir.
Sonuç olarak, GDÜ’lerin yapısında bulunan Bt toksini gibi maddelerin sağlık üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesinde deney tüpü ortamında yapılan testlerin sonuçları güvenilir değildir ve organizmanın sindirim sistemindeki gerçek ortamda olup bitenleri yansıtmamaktadır. Kaldı ki Bt proteininin sindirim sisteminde bütünüyle parçalanmadan korunduğu hayvan modellerinde gösterilmiştir.
FAO/WHO tarafından allerjenik etkinin değerlendirilmesi amacıyla kullanılan ikinci yöntem yabancı protein ile bilinen allerjenlerin yapılarının karşılaştırılmasıdır. GD proteinin bir bölümündeki aminoasit dizisinin bilinen allerjenle benzerlik göstermesi halinde GDÜ’nün allerjik reaksiyona yol açma olasılığı artacaktır. FDA’den bir araştırmacının yaptığı çalışmada Bt toksini Cry1Ab ile yumurta sarısında bulunan bir allerjen arasında yapısal benzerlik saptanmıştır.
Kaynak: GDA ya Hayır Platformu