İkinci Dünya Savaşı'yla harabe olan Avrupa ve özellikle Almanya ölülerini yiyecek kadar açlık yaşamışlardı. Yaşadıklarından dersler çıkaran Avrupalı bir daha bu sıkıntıları yaşamamak için bugünkü Avrupa Birliği'nin (AB) temellerini atacak olan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC), İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) gibi oluşumlarla ekonomik birliktelikler kurmaya başladılar. Halklarının yaşam standartlarının iyileştirilmesi, dengeli ve sürekli bir gelişmeyi sağlayacak politikalarla ekonominin geliştirilmesi ve işsizliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan bu çıkar birlikteliğinin tarımdaki yansıması, modern tekniklerin kullanılmasıyla başlanmasıyla oluşan ve açlığa çare olarak desteklenen dönemdir ki bu süreç 'Yeşil Devrim' olarak adlandırılmaktadır. Hibrit tohumlar, kimyasal gübre ve ilaçlar ve makineleşmeyle tanımlanabilecek bu süreç, savaş sonrası dönemin açlık günlerini bir daha yaşamak istemeyen Avrupa için yoğun üretim artışı demekti.
Avrupa Birliği'nin üretim maliyetlerini belirli oranda sübvanse eden tarım politikası ve üretim artışları nedeniyle pazarlanamayan ürünler için eylem yapan örgütlü çiftçiler hükümetleri sıkıştırmaya başlamış ve yeni politika arayışları başlamıştır. Bu arayışların sonucunda masum, hümanist ve çevreye saygılı bir yaklaşım gibi gösterilen Ekolojik Tarım denilen savaş öncesi konvansiyonel üretim tarzına ulaşılmıştır! O dönemden belki de tek ama en can alıcı farkı ise gelişmiş ülke şirketlerinin, gelişmekte olan ülkelerdeki ajanslar aracılığıyla çiftçiye ürününün organik olduğuna dair onayı satarak gelir elde ederken ürün maliyetinde artışa neden olmasıdır. Bu maliyet artışı da alıcısının belli bir sosyo-ekonomik durumda olmasını gerektireceğinden Ekolojik Tarım 'Sosyetik Tarım' olarak kalacaktır.
Tarımsal üretim üzerinde son üretilen küresel politika ise 'İkinci Yeşil Devrim' olarak adlandırılan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) sürecidir. Tıpkı Ekolojik Tarımda olduğu gibi çok şirin argümanlarla (ürün artışı, doğa dostu, dayanıklı vs.) şişirilen GDO politikaları ve ürünleri yeterli araştırmalar yapılmadan piyasaya sunulmuştur.
Yapılan bazı araştırmalar bu öngörüyü yalanlasa da; GDO’yu savunmadaki en temel hareket noktası, besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak iddiasıdır.
Bu iddianın doğruluğu kabul edilse de önemli sayıda savunucusu olan bir başka hipoteze göre; üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorunu, üretim potansiyelinin eksikliğinden değil, plansız üretim kapasitesi kullanımı ve haksız bölüşümden kaynaklandığı yönündedir.
Nitekim FAO’nun 1990 tarihli raporuna göre tahıl üretimindeki artış, nüfus artışından 50 kat daha fazla olmasına rağmen açlık sorunu ortadan kalkmamıştır.
Bu durumda düşünülmesi gereken çıkarım; tarımsal alandaki biyoteknoloji sürecinin tohum kontrolü ve çevre/insan sağlığına uygunluğu denetlenmeyen ürün patent hakkının; üretimden pazarlamaya kadar tam bir entegresyona giden sınırlı sayıda firmanın küresel gıda arzını kontrol ederek büyük rantlar elde edilen stratejik bir güç haline getirilmesi öngörüsü olabilir.
Gelecek generasyonların nasıl etkileneceğinin tartışmalı olduğu GDO’lu ürünler, tartışmasız şekilde endüstriyel tarımla işgücünün yok sayıldığı bu sanayileşmiş tarıma çiftçiyi çok daha fazla mahkum edecektir.