fidan ve peyzaj fırsatları fidanligi.com’da

Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Osmanlıya Vakfedilmiş Bir Ömür Hekimoğlu Ali Paşa

Collapse
X
 
  • Filter
  • Saat
  • Show
yeni mesajlar

  • Osmanlıya Vakfedilmiş Bir Ömür Hekimoğlu Ali Paşa

    Adanmış bir insanin gayesi, hayali, ideali vardır. Saygınlığını, değerini, kıymetini uğrunda mücadele verdiği bu davadan alır. Kendinin ve tüm insanlığın evvelini düşünür ve de akıbetini. Buna göre yaşar. Zira her yani çeşit çeşit tuzaklar ile çevrili su dünyamızda, bir ceylan bile önüne arkasına bakmadan kolay kolay suya inmiyor, canini bir yudum su için heba etmek istemiyorken, O insan ki, insanlığın kurtuluşunu ve huzurunu her şeyden, kendinden bile ustun görebiliyor.
    Bu erdeme ulaşmış kişiler, menfaati, serveti, lezzeti ve yetkiyi zihinlerindeki algı sahasından çoktan silmişlerdir. Zulümlere, eziyetlere, mahrumiyetlere ve yalnızlıklara sırf bu ulvi saydıkları davaları sayesinde göğüs germişlerdir. Zaman gelmiş en acı sürgünleri yasamış, zaman gelmiş en ağır işkencelere rağmen tahsile ve mücadeleye Medreseyi Yusufiye’de devam etmişlerdir. Kimilerinin sonunu ise ya bir tas zehirli süt yada üç beş metrelik kalın bir ip yazmıştır. Ama tüm bunların yanında öyle bir acı daha var ki; bu da O şahsiyetlerin davaları acısından en büyük sınavları olsa gerek. Karşılıksız baş koyulan bu yolda, çeşitli hasetlikler ve çekememezlikler neticesinde, gün gelip öpmek istedikleri elin darbesine maruz kalmak; ne acı bir imtihan olsa gerek. Kimileri bu durumda isyan ettiler, kimileri ise doğru bildikleri bu yolda bu büyük talihsizliğe dahi sebat göstererek o engin yürekleri ile Rableri’ne sığınmayı bildiler.
    İste bu yazımızda, böyle bir şahsiyetten bahsedeceğiz siz değerli okuyucularımıza. İsmi Hekimoglu Ali Paşa.
    O’nun hayatı Devlet-i Aliye’ye hizmetle geçen, bu uğurda karsılaştığı her türlü eza ve cefayı hatta ihanetleri bile o adanmışlık aşkıyla yanıp kavrulan bağrında eritip yok etmeyi bilen, tabiri caiz ise Osmanlı’ya vakfedilmiş bir ömürden ibarettir. 70 yıllık ömründe iyi bir eğitim neticesinde memuriyete ilk olarak III. Ahmet zamanında hassa silahşörlüğüyla başlayan Ali Paşa, sırasıyla, kapıcıbaşılığı, voyvodalıklar, valilikler ve Beylerbeyiliği derken kendisi değişik zamanlarda tam üç kez sadrazamlık makamına getirilmiş, dolayısıyla da çeşitli nedenlerden ötürü tam üç kez de görevden azledilmiştir. Bunlardan en dramatiği de, en son ki idamına karar kılınan azledilişidir. Kendisini neredeyse darağacına götürecek entrikalara rağmen hiçbir zaman devletine küsmemiş olan Hekimoglu Ali Paşa her defasında hizmete kaldığı yerden tekrar devam ederek halkın gözünde eşsiz bir yere ve makama sahip olmuştur. Onun hayatı ibretliklerle doludur.
    1688 yılında dünyaya gelen Hekimoglu Ali Paşa’nın doğum yeri hakkında kaynaklarda kesin bir ittifak yoktur. Çünkü kendisi, Venedikli mühtedilerden yani İslamiyeti kabul eden gayr-ı Müslimlerden Hekimbaşı Nuh Efendinin oğludur. Buna paralel olarak bazı kaynaklarda Paşa’nın, İtalya’da doğduktan sonra İstanbul’a geldiği yazar iken, bazı kaynaklar ise İstanbul’da doğmuş olduğunu yazmaktadırlar. Hekimoglu Ali Paşa, iyi bir eğitim aldıktan sonra, III. Ahmet zamanında Bevvâbin-i Dergâh-ı Âli zümresine dahil edilmiş, silahşor rütbesiyle akranlarından öne çıkmış, tecrübe kazanması için Damat Ali Paşa tarafından Zile Voyvodalığı görevine atanmış, daha sonra Türkmen Ağalığı ve Rumeli payesiyle birlikte Adana vilayeti ve Halep vilayetinde 1724 yılında görev yapmıştır. Bu görevlerini takiben Azerbaycan ve Tebriz fetihlerinde bulunmuş, 1725’de Anadolu Eyaleti, Tebriz Seraskerliği ve Şehr-i Zor Eyaleti (Kerkük) görevlerine atanmış, İran’ın Tebriz’i geri alması üzerine 1731’de Tebriz’i yeniden fethetmiş ve Erzurum’a döndüğünde bu kez sadaret makamı ile ödüllendirilmiştir. I. Mahmud ve III. Osman dönemlerinde üç kez sadaret makamında görev alan Ali Paşa bu makama ilk atandığında 3,5 yıl kadar görev yapmış, ardından 1735 yılında azledilip Midilli’ye gönderilmiştir. 1736’da Bosna Eyaletine nasbolunan Paşa, Belgrad’ı kurtarmış, 1740’da Mısır Valisi olarak Kölemenleri susturmuş, 1743’de ikinci kez sadaret makamına getirilmiştir. Bir buçuk yıl yönetimde kalan Paşa 1744’de azledilip yeniden Midilli’ye gönderilmiştir. Daha sonra Bosna ve Halep valilikleri, Anadolu Eyaleti ve Şark Seraskerliği gibi değişik görevlerde bulunan Paşa 1754 yılında üçüncü kez sadrazam tayin edilmişse de bu görevi de çok uzun sürmemiştir. Yaklaşık 2–3 ay kadar bu görevde kalabilen Paşa görevden tekrar azledilerek dönemin Padişah’ı III. Osman tarafından bu kez idam cezasına çarptırılmıştır. Mustafa Armağan Hocamız bu üzücü ama sonucu enteresan bir şekilde biten azletme olayını söyle anlatmaktadır;
    Ali Paşa’nın son sadrazamlığında Ayvansaray’da bir yangın çıkıyor. Şöyle bir özelliği var Osmanlı yangınlarının. Sadrazamın Padişah gitmeden yangın yerine ulaşması lazım. Padişah en son gidecek ve duruma el koyacak. Böyle de bir uğura inanıyorlar: Padişah geldiğinde yangın söner. Manevî bir havası olduğuna inandıkları için padişahın gelmesini uğur sayıyorlar ama ondan önce sadrazamın gidip vaziyete el koymuş olması lazım. Böyle bir durumda Sultan III. Osman geliyor, bakıyor ki, sadrazam yok. Fakat aslında Hekimoğlu Ali Paşa yangını duyar duymaz yola çıkmıştır ama onun padişahın gözünde düşmesini isteyenler, yolda önünü kesip ‘önemli bir yangın değil, kontrol altına alındı, siz gidin rahat rahat uykunuzu uyuyun’ demişler. Ve adamı geri çeviriyorlar yoldan. Sadrazamı yangın yerinde göremeyen padişah öfkelenip hem onu azlediyor, hem de idamını emrediyor. Fakat ertesi sabah tam Beşiktaş’tan konağından alınıp Kızkulesi’ne (infazı orada gerçekleştirilecek) götürüleceği sırada Padişah Çırağan sarayının olduğu yerdeki eski sarayda oturuyor, üst katta da Valide Sultan balkondan bakıyor. Hekimoğlu Ali Paşa’nın bir kayıkla Kızkulesi’ne götürülüşünü seyrediyor. Hekimoglu Ali Paşa gerek Padişahın, gerekse de Valide Sultanın kendisini izlediklerini fark edince, oturduğu yerden yavaşça ayağa kalkıp saraya dönerek huzurlarını hafif eğilerek başıyla selamlamıştır. Bu olaydan çok etkilenen Valide Sultan hemen oğlunun yanına gidiyor, III. Osman’ı ikna ediyor ve Paşa’nın arkasından gönderilen ikinci bir kayıkla idam cezası sürgüne çevriliyor.
    Valide Sultan’ın araya girmesiyle önce Kıbrıs’a, sonra da Rodos’a gönderilmiş olan Paşa, ardından 1756’da tekrar Mısır’a, bir yıl sonra da Anadolu Vilayetine atanmış, aynı yıl 1757 Kütahya’da hayata gözlerini kapamıştır. Ölürken, İstanbul’a defnedilmesini vasiyet eden Ali Paşanın naaşı, geçici olarak Kütahya da defnedilmişti. Daha sonra müsaade alınarak İstanbul’a getirilip türbesine defnedildi.
    Ali Paşa, akıllı, alim, tedbirli, yiğit, sağlam görüş sahibi, cömert ve kerim bir zat olup, idarede şiddetliydi. Otuz seneyi aşan vezareti zamanında başta padişah olmak üzere bütün devlet erkanının itimat ve hürmetini kazanmıştı.
    Âli mahlası ile şiirler yazan Ali Paşanın İstanbul’da Davutpaşa yakınlarında bir camii, kitaplığı, sebili, türbesi ve zaviyesi vardır.
    İnsan merak etmeden duramıyor. Ömrü bu kadar başarılarla dolu olan ve tam şöhretinin doruklarındayken bir anda sürgünlere maruz kalan biri, nasıl oluyor da hiçbir şey olmamış gibi her şeye sıfırdan başlayabiliyor. Hele hele İslamı ve Osmanlı’yı yeni yeni tanımaya başlayan biri için bu çok zor bir durum olmalı. Bunun cevabi da herhalde saraya karşı eğilerek başıyla vermiş olduğu o asil selamda saklı. O selam sizce, Padişahın ve Valide Sultanın şahsiyetlerine mi; yoksa Osmanlı’nın o derin ve bir o kadar da büyük olan davasına karşı miydi? Aslında Paşa, o selamda sunumu demek istemişti dersiniz;
    Devlet-i Ali, O Ali Davasıyla benim ruhumu sadetti, Sultanim bedenimi almış çok mu?


    Engin Yiğitoğlu
Working...
X