Geçenlerde "Geleceğin maliyeti olmaz" başlıklı bir yazı yazdım. İyi insan, iyi dost Prof. Tamer Müftüoğlu dayanamamış aşağıdaki notu gönderdi. Ben de sizlerle paylaşmalıyım diye düşündüm. Özetle diyor ki, "Değerli dostum, şayet iyi ve doğru yatırımlar yapabilirsek, gençlerimizi, çocuklarımızı iyi eğitebilir, onlara iş imkânları yaratabilir, politik ve ekonomik itibar ve istikrarımızı koruyabilirsek, doğrudur gelecek için yapılacak işlerin maliyeti olmaz. Ama bir de tablonun diğer tarafı var. Bugün verdiğimiz cari açıkların maliyetini ödeyecek, bu açıkların neden olacağı yüksek faizli geri ödemeleri, ileriki yıllarda yapacak olanlar yeni nesillerimiz. Bu borçların maliyetine onlar katlanacak. Bugün iyi bir eğitim veremediğimiz, çağdaş nitelikler ile donatamadığımız, mesleklendiremediğimiz çocuklarımız, gençlerimiz yarın dağa çıkıp terörist olurlarsa mafya olurlar, soyguncu, gaspçı olurlarsa bunun maliyetine yarın bizim insanlarımız, hatta belki de diğer toplumlar katlanmak zorunda kalacaklar. Yani geleceğin maliyetinin olmaması da geleceğin maliyetinin çok yüksek olması da bugün işlerimizi nasıl yaptığımıza, görevimizi yeterince yerine getirip getiremediğimize bağlı olacaktır. 'Geleceğin maliyeti olmaz' özdeyişini haklı çıkartacak işler yapmamızı diliyorum." Doğru söze ne denir.
Gelelim yüzleşebilmeye. Gerçekler ile yüzleşebilmek biliyorum ki bazılarımızı korkutabiliyor. Toplumsal gerçeklerle yok gibi yaparak, yokmuş, olmamış gibi davranarak görmezden gelip rahatlamaya çalıştığımız zamanlar olabiliyor. Gelin ülkemizin içinde bulunduğu durumu, yokmuş gibi geçiştirmek yerine, birkaç önemli konuda yüzleşerek bir sonuca bağlamaya çalışalım.
İLK SIRADA SANAYİMİZ İLE YÜZLEŞMEK VAR: Her ne kadar tam, tatmin edici bir sanayi envanterimiz hâlâ yoksa da elimizde bazı veriler var. Bu veriler bir ana bakış açısı oluşturabiliyor. Şimdi sıkı durun; ülkemizde Ağustos 2008 ayı kabulü ile toplam 1.166.892 adet işyeri varmış. Bu işyerlerinden 749.194'ü yani yüzde 64'ü sadece ve sadece bir ila üç kişi, ortalama bir nokta altı (1.6) kişi çalıştırıyor. Öyle dendiği gibi her işverenin bir yeni işçi alması ile işsizlikten kurtulunabilir bir durum yok. 174.043 işletmede dört ila yedi kişi çalışıyor, ortalaması (4.7) işçi. 70.389 işyerinde yedi ila dokuz, 94.901 işyerinde on ila on dokuz (ortalaması 13.2) işçi çalışıyor. Yani toplamda 1.088.527 işyerinde 3.908.023 kayıtlı işçi istihdam ediliyor ve bu toplamın yüzde 93,3'ü ve işyeri başına da ortalama (3.6) işçi düşüyor. Yirmi ve yukarısı işçi çalıştıran işyerlerinin sayısı sadece 78.365 ve toplam içindeki payı da yüzde 6,7. Bin ve üzeri işçi çalıştıran sadece iki yüz on altı (216) işletme var ülkemizde. Bunların ortaklık yapısı da (yabancı sermaye vb) ayrıca incelemeye değer. Yani üretim ölçeği çok küçük ve bu işletmeler vazgeçilmez, olmazsa olmaz bir üretim, bir ürün yapmıyorlar. Tatminkâr bir Ar-Ge çalışması, yenilik mümkün değil ve olası her krizden ciddi boyutlarda etkilenecekler. Bugünün dünyası onların ürettiklerini kabul edecek mi? Teknoloji, miktar, kalite, fiyat gibi üretim problemlerini hangi rekabetçi ortamda nasıl çözecekler? Mali sistemin mülkiyetinin de genelde uluslararası sermayenin eline geçmesi ile nasıl kredi bulabilecekler? Çok uzun olmayan bir zamanda içlerinde iyi olanları var ise yabancı sermayenin eline geçecek. Büyük bölümü rekabet içinde sanırım yok olup gidecekler.
İKİNCİ TEMEL KONU TARIM: Tarım alanlarımız yeterli ancak arazilerdeki çok bölünmüşlük, köylülük boyutundan çiftçiliğe geçememe, yeni ürün, yeni teknolojiyi bilmeme, bırakın teknolojiyi ürün sulamayı dahi bilmemenin yanı sıra gelişmiş Batı ülkelerinin kendi tarımlarına yaptıkları destek yanında bizim yaz-boz tahtasına dönen tarım destek politikalarımız çözümü zorlaştırıyor. Fransa, nüfusunun sadece yüzde 10'u tarım ile uğraşırken tarıma yılda on bir milyar dolarlık destek veriyor, Hollanda olmayan toprağında tarıma sağladığı destek ile elde ettiği tarım ürünlerinden her yıl elli milyar doları aşkın ihracat yapabiliyorken biz ayçiçeğini, fasulyeyi, mercimeği, pirinci daha nicelerini topraklar boş duruyor ama ithal ediyoruz. Bilmem ki mutlu muyuz Arjantin malı kuru fasulye yemekten?
Hayvancılık da bir hayli karışık; iki üç hayvan alana destek verip hayvancılığı, sütçülüğü kurtarmaya çalışırken buzağı maması adı altında ucuz vergi ile süt tozu ithal edip (süt tozunda vergi yüzde 150, mama olur ise vergi yüzde 8'e düşüyormuş.) bundan sütlü mamuller üreterek kendi sütçülüğümüzü baltalıyoruz. Fazla cin fikirli olmak akla zarar değil mi? Hazineden destekli ucuz levrek yiyerek toplumun problemleri sanırım bu kadar çözülebiliyor.
GELELİM EN TEMEL KONU ENERJİYE: İlk söz ve önemli; deniyor ki "Enerjiyi kontrol edemezseniz ekonomiyi kontrol edemezsiniz", eh biz de edemiyoruz zaten, çok şaşırtıcı değil. Bazı aklıevveller çıkıp "petrol fiyatları düştü" diyebilirler ama başta Rusya tüm üreticiler petrol fiyatlarını nasıl artıracakları konusunda çok ciddi kafa yoruyorlar. Doğalgaz fiyatı da ortada, o bizim için hiç düşmüyor, devamlı zamlanıyor ve her nedense liberal ekonomide devletten başkasının gaz ithaline izin de verilmiyor. Bizde "petrol, gaz yok" diyenlere nazire yaparcasına birileri petrol ve gaz arıyor ülke topraklarında. Son altı ayın özeti: Karadeniz'de Akçakoca açığında gaz bulundu, sisteme bağlandı, haber bile yapılmıyor. Avustralyalılar dünyanın öbür ucundan geldi Edirne'de gaz buldu. İki üç hafta önce Manisa'da, Alaşehir'de açılan ilk kuyudan hem de çok derinde değil, bin sekiz yüz metrede petrol bulundu. Tek kuyunun hesaplanan rezervi on milyon varil. Dünya günde seksen beş milyon varil kullanıyor. Tek kuyuda on milyon sanırım kötü bir rezerv değil.
Şimdi gelelim sonuç bölümüne. Bugünlerde bizim girecekmiş, onların da alacakmış gibi yaptığı AB'nin istediği "yapısal reformlar sürdürülmeli" ve "vakit geçirmeksizin IMF ile anlaşılmalıdır" baskısı, şantajı artık ne derseniz deyin muhteşem. Her gün artarak hissediliyor. Halimiz böyleyken yani yıllardır izlenen politikalar sonucu ülkenin bağımsız ekonomik kararlar alabilmesi her boyutu ile kısıtlanmışken bugün devlet yönetimine talip olanlar ciddi ve ses getirebilir, ilgili kesimleri memnun edebilir ülke ekonomisini canlandırabilir bir ekonomik paket hazırlayıp krizi aşmayı becerebilirler mi? Yoksa göstermelik kriz paketleri ile günü kurtarmaya çalışır, iç pazarı canlandıracak küçük vergi indirimlerini dahi "IMF karşı çıkıyor" söylevleri ile geçiştirmeye devam mı ederler.
Herkese sevdikleriyle aileleriyle birlikte mutlu ve sağlıklı bir yeni yıl diliyorum.
Kalın sağlıcakla. Haftaya "Biz bu adamlardan kurtulamayacak mıyız."
Referans
Gelelim yüzleşebilmeye. Gerçekler ile yüzleşebilmek biliyorum ki bazılarımızı korkutabiliyor. Toplumsal gerçeklerle yok gibi yaparak, yokmuş, olmamış gibi davranarak görmezden gelip rahatlamaya çalıştığımız zamanlar olabiliyor. Gelin ülkemizin içinde bulunduğu durumu, yokmuş gibi geçiştirmek yerine, birkaç önemli konuda yüzleşerek bir sonuca bağlamaya çalışalım.
İLK SIRADA SANAYİMİZ İLE YÜZLEŞMEK VAR: Her ne kadar tam, tatmin edici bir sanayi envanterimiz hâlâ yoksa da elimizde bazı veriler var. Bu veriler bir ana bakış açısı oluşturabiliyor. Şimdi sıkı durun; ülkemizde Ağustos 2008 ayı kabulü ile toplam 1.166.892 adet işyeri varmış. Bu işyerlerinden 749.194'ü yani yüzde 64'ü sadece ve sadece bir ila üç kişi, ortalama bir nokta altı (1.6) kişi çalıştırıyor. Öyle dendiği gibi her işverenin bir yeni işçi alması ile işsizlikten kurtulunabilir bir durum yok. 174.043 işletmede dört ila yedi kişi çalışıyor, ortalaması (4.7) işçi. 70.389 işyerinde yedi ila dokuz, 94.901 işyerinde on ila on dokuz (ortalaması 13.2) işçi çalışıyor. Yani toplamda 1.088.527 işyerinde 3.908.023 kayıtlı işçi istihdam ediliyor ve bu toplamın yüzde 93,3'ü ve işyeri başına da ortalama (3.6) işçi düşüyor. Yirmi ve yukarısı işçi çalıştıran işyerlerinin sayısı sadece 78.365 ve toplam içindeki payı da yüzde 6,7. Bin ve üzeri işçi çalıştıran sadece iki yüz on altı (216) işletme var ülkemizde. Bunların ortaklık yapısı da (yabancı sermaye vb) ayrıca incelemeye değer. Yani üretim ölçeği çok küçük ve bu işletmeler vazgeçilmez, olmazsa olmaz bir üretim, bir ürün yapmıyorlar. Tatminkâr bir Ar-Ge çalışması, yenilik mümkün değil ve olası her krizden ciddi boyutlarda etkilenecekler. Bugünün dünyası onların ürettiklerini kabul edecek mi? Teknoloji, miktar, kalite, fiyat gibi üretim problemlerini hangi rekabetçi ortamda nasıl çözecekler? Mali sistemin mülkiyetinin de genelde uluslararası sermayenin eline geçmesi ile nasıl kredi bulabilecekler? Çok uzun olmayan bir zamanda içlerinde iyi olanları var ise yabancı sermayenin eline geçecek. Büyük bölümü rekabet içinde sanırım yok olup gidecekler.
İKİNCİ TEMEL KONU TARIM: Tarım alanlarımız yeterli ancak arazilerdeki çok bölünmüşlük, köylülük boyutundan çiftçiliğe geçememe, yeni ürün, yeni teknolojiyi bilmeme, bırakın teknolojiyi ürün sulamayı dahi bilmemenin yanı sıra gelişmiş Batı ülkelerinin kendi tarımlarına yaptıkları destek yanında bizim yaz-boz tahtasına dönen tarım destek politikalarımız çözümü zorlaştırıyor. Fransa, nüfusunun sadece yüzde 10'u tarım ile uğraşırken tarıma yılda on bir milyar dolarlık destek veriyor, Hollanda olmayan toprağında tarıma sağladığı destek ile elde ettiği tarım ürünlerinden her yıl elli milyar doları aşkın ihracat yapabiliyorken biz ayçiçeğini, fasulyeyi, mercimeği, pirinci daha nicelerini topraklar boş duruyor ama ithal ediyoruz. Bilmem ki mutlu muyuz Arjantin malı kuru fasulye yemekten?
Hayvancılık da bir hayli karışık; iki üç hayvan alana destek verip hayvancılığı, sütçülüğü kurtarmaya çalışırken buzağı maması adı altında ucuz vergi ile süt tozu ithal edip (süt tozunda vergi yüzde 150, mama olur ise vergi yüzde 8'e düşüyormuş.) bundan sütlü mamuller üreterek kendi sütçülüğümüzü baltalıyoruz. Fazla cin fikirli olmak akla zarar değil mi? Hazineden destekli ucuz levrek yiyerek toplumun problemleri sanırım bu kadar çözülebiliyor.
GELELİM EN TEMEL KONU ENERJİYE: İlk söz ve önemli; deniyor ki "Enerjiyi kontrol edemezseniz ekonomiyi kontrol edemezsiniz", eh biz de edemiyoruz zaten, çok şaşırtıcı değil. Bazı aklıevveller çıkıp "petrol fiyatları düştü" diyebilirler ama başta Rusya tüm üreticiler petrol fiyatlarını nasıl artıracakları konusunda çok ciddi kafa yoruyorlar. Doğalgaz fiyatı da ortada, o bizim için hiç düşmüyor, devamlı zamlanıyor ve her nedense liberal ekonomide devletten başkasının gaz ithaline izin de verilmiyor. Bizde "petrol, gaz yok" diyenlere nazire yaparcasına birileri petrol ve gaz arıyor ülke topraklarında. Son altı ayın özeti: Karadeniz'de Akçakoca açığında gaz bulundu, sisteme bağlandı, haber bile yapılmıyor. Avustralyalılar dünyanın öbür ucundan geldi Edirne'de gaz buldu. İki üç hafta önce Manisa'da, Alaşehir'de açılan ilk kuyudan hem de çok derinde değil, bin sekiz yüz metrede petrol bulundu. Tek kuyunun hesaplanan rezervi on milyon varil. Dünya günde seksen beş milyon varil kullanıyor. Tek kuyuda on milyon sanırım kötü bir rezerv değil.
Şimdi gelelim sonuç bölümüne. Bugünlerde bizim girecekmiş, onların da alacakmış gibi yaptığı AB'nin istediği "yapısal reformlar sürdürülmeli" ve "vakit geçirmeksizin IMF ile anlaşılmalıdır" baskısı, şantajı artık ne derseniz deyin muhteşem. Her gün artarak hissediliyor. Halimiz böyleyken yani yıllardır izlenen politikalar sonucu ülkenin bağımsız ekonomik kararlar alabilmesi her boyutu ile kısıtlanmışken bugün devlet yönetimine talip olanlar ciddi ve ses getirebilir, ilgili kesimleri memnun edebilir ülke ekonomisini canlandırabilir bir ekonomik paket hazırlayıp krizi aşmayı becerebilirler mi? Yoksa göstermelik kriz paketleri ile günü kurtarmaya çalışır, iç pazarı canlandıracak küçük vergi indirimlerini dahi "IMF karşı çıkıyor" söylevleri ile geçiştirmeye devam mı ederler.
Herkese sevdikleriyle aileleriyle birlikte mutlu ve sağlıklı bir yeni yıl diliyorum.
Kalın sağlıcakla. Haftaya "Biz bu adamlardan kurtulamayacak mıyız."
Referans

