fidan ve peyzaj fırsatları fidanligi.com’da

Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Anıyoruz...

Collapse
X
 
  • Filter
  • Saat
  • Show
yeni mesajlar

  • Anıyoruz...

    BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSİ (1876-1960)
    Onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.
    23 Mart 2009 / 17:02

    Bediüzzaman Said Nursi Bitlis"in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi"nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden "Molla Said"e, "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi.
    Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı.

    İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı"yı da anlayamamıştı. Asıl problem buydu.

    Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.

    Sıra "tahkiki iman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi.

    Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı "Medresetüzzehra" adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. "Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesi, iç içe girmesiyle) hakikat tecelli eder... İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit, birincisinde taassup (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar)" diyordu.

    Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul'a geldi. Fakat İmparatorlukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekâyı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. "Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?" diye sorup ihsan-ı şahâneyi reddedince de akıl hastahanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair bir rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü.

    Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul"daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, "Sen gerçekten de Bediüzzamansın" demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve "meşrutiyet-i meşrua"yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu. Bediüzzaman'a göre mutlakıyet İslami dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvelâ "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu.

    "31 Mart Olayı" ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman"dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van"a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü. Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslâm Akademisi "Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye"ye üye oldu. İstiklal Savaşı sürerken, Anadolu harekâtını "isyan" sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden İşgal Kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahküm edildi.

    Zaferden sonra Ankara"ya Büyük Millet Meclisi"ne dâvet edildi (1922). Meclis'te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında "kıble farkı" oluşmak üzere olduğunu görüp milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van'a döndü.

    Şeyh Sait isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta "Dahile kılıç çekilmez" dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur'a, ardından Barla'ya sürüldü. Barla'da Risale-i Nur Külliyatı'nı telife başladı. Tek başına bir mektep oldu ve "cevher insan" yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi.

    1925'li yıllarda Türkiye'de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam"ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi.

    Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur'ânî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü temin ederek iman hakikatlerini anlatmıştır. Böylece kelam, tasavvuf ve pozitif bilimleri terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır.

    İslam uleması yüzyıllar boyu insanın temel soruları olan "ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum, vazifem nedir?" gibi konulardan ziyade hep dış alem ve siyaset üzerine mesailerini teksif etmişti. Oysa "iman ve temele ait" meseleler halledilmeden ve doyurucu cevaplar bulunmadan afaki meselelere yönelmek bunalımın derinleşmesini sonuç veriyordu. İslam dünyasının siyasi düzenleme ve projelerden ziyade ve fakat onları da ihmal etmeden zihniyet düzenlemesine ihtiyacı vardı. Problemin çözümü Kur'ân'ın çağlar üstü mesajının günümüze bakan yönünü ortaya çıkarmaktı. Risale-i Nur külliyatı ise bu mesajın açıklamasıdır.

    Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

    Risale-i Nur Külliyatını telif etmesiyle birlikte Bediüzzaman önceki hayatını Eski Said dönemi diye isimlendirmiştir. Bediüzzaman"ın haya-tını Eski Said, Yeni Said diye ayırması bir değişiklikten ziyade bir tarzı ifade içindir. Eski Said, daha çok imanın dışavurumu olan kurumlar, davranışlar ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti.

    Bediüzzaman"a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır.

    Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.

    Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi'nin bir özelliği vardır ki; talebesiyim diye geçinen çok insanlarından bundan haberi yoktur. Üstad Bediüzzaman'a Kur'an İlmi Resul tarafından daha 11 yaşındayken rüyasında verilmiştir. Üstad zaten bir sözünde derki; "Sabah uyandığımda sanki tüm göğsüm ilimle doldurulmuştu"... Üstad İlim isterken mevladan rüyasına gelen Resul ona "Sana tek şartla Kur'an ilmi verilecektir. Kimseye soru sormaman kaydıyla Kur'an ilmi verilecektir."demiştir. 11 yaşındayken hocasına ders verebilecek kadar ilim gönlüne yerleştirilen Said-i Nursi; dileriz ki Şefaat ettiklerinden oluruz...

    1960 yılının 23 Mart'ında Urfa"da Hakk'ın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddî servet bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Mânevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur"ân tefsiri olan Risale-i Nur külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca "Kur"an talebesi" bırakmıştır.

    Allah ondan razı olsun.

    Habereditör
  • Fidanligi.com

  • #2
    Cevap: Anıyoruz...

    BARLA’DA BAHAR
    Eğridir gölünde bir tekneyle
    Balıkların zamanından geçiyor
    Bülbüllerin güllerin kalbin zamanından
    “Yaz kardeşim,”
    Tabiattan kağıta
    Işık sağanağı halinde
    “Haşir Bahsi”
    Barla’da bir kişi
    Kalbinin
    Kainatla konuştuğunu fark etti
    Dağlar bağlar ve bahar
    Koroda ilahi söylerken
    “Bak
    Allah’ın rahmet eserlerine
    Ölümünün ardından
    Yeryüzünü nasıl diriltiyor.”
    Zikri nedir balıkların fikri nedir biliyor
    Bülbüller de güller de aynı zikirdeler
    Ve bin yıl önceki balıklarla bülbüllerle güllerle
    “İşte bunu yapan
    Ölüleri diriltendir
    Onun gücü herşeye yeter.”
    Yirmi yedi baharında
    Barla’da badem ağaçları
    Çiçek açtıkları bir günde
    Bahçe aynı baharı yansıtıyor içinde
    Bin yıl önceki baharla
    Kıyısında şu bir çift göz
    Kâinatta gördüğünü
    Bir de Kur’ân’da gördü
    Aynı âyeti okudu ikisinde de
    O kadar aydınlık ki yüzü baharın
    Raks ediyor kelebeklerle birlikte
    Yürekleri sesleri aynı görünüşleri farklı çiçeklerle
    Badem ağaçları gelin alayı
    Yamaçtaki çam ağaçları birbirine benziyorlar
    Ve bin yıl önceki çam ağaçlarına
    “Bir köy muhtarsız olmaz.
    Bir iğne ustasız olmaz sahipsiz olamaz.
    Bir harf kâtipsiz olamaz biliyorsun
    Nasıl oluyor ki nihayet derecede muntazam
    Şu memleket hâkimsiz olur
    Ve bu kadar çok servet
    —ki her saatte bir şimendifer
    gaipten gelir gibi kıymettar
    musannâ mallarla dolu gelir
    burada dökülüyor, gidiyor—
    Nasıl sahipsiz olur”

    Bir daha okudu doyamadı
    Bir daha okudu sükûn bulamadı
    Bir daha okudu bir daha bir daha.

    Comment


    • #3
      Cevap: Anıyoruz...

      Hz. Bediüzzaman denilince aklıma, Yusuf (a.s) kıssasının anlatıldığı yusuf süresi geliverir.
      Yusuf süresinin ben de bıraktığı bir çok etki var. Ama içlerinden bir tanesi var ki; dünya durdukça ağırlığını hiç kaybetmeyecek. Tek başına bir insan olan Yusuf, doğruluğu, adam gibi olmayı, hayat düstürü haline getirdiği için, açılmaz gibi görünen kapılar açılır.

      Çıkılmaz zannedilen zindandan çıkılır. Erişilmez sanılan menzillere erişilir. Tek başınadır ancak, doğruluk, yalnız Hakka tapma ve Ona güvenme ekseninde yaşadığı için hayatını, yeryüzünde bir tek insanın bile, ne gibi değişikliklere sebep olabileceğini en güzel örneklerle göstermektedir.

      Comment


      • #4
        Cevap: Anıyoruz...

        elinize sağlık çok güzel yazılar
        ALLAH inan ve yaşayan tüm insanlarının mekanını cennet eylesin...AMİN

        Comment

        Working...
        X