fidan ve peyzaj fırsatları fidanligi.com’da

Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

Collapse
X
 
  • Filter
  • Saat
  • Show
yeni mesajlar

  • #16
    Cevap: GDOlar yada genetiği değiştirilmiş Organizmalar hakkında

    Sayın fsimsek, yukarıda yazdıklarınızda hemfikiriz ancak tarım bakanlığı çalışanlarına hala aynı sataşmalara devam edecekseniz forum amacından çıkıyor ve konular hep birbirine giriyor. Bakın bu konu neymiş? GDO. Şu an ne konuşuyoruz?

    Comment


    • #17
      Cevap: GDOlar yada genetiği değiştirilmiş Organizmalar hakkında

      Değerli arkadaşlar GDO'larla ilgili bir haber okudum ve sizlerle paylaşmak istedim. Umarım sizlerde beğenirsiniz.
      Yaşam Bizimdir!...
      Birbaşka haber ise ;

      Comment


      • #18
        Türkiye halkı bilerek kısırlaştırılıyor

        GDO tohumlar ve sözde su istemeyen yeni tohumlar olarak pazarlanan sağlıksız ölüm tohumları değerlendiren Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer; “Tohumlarımızın özel mülkiyete geçirilmesinin yanı sıra önlem alınmazsa 2030’larda Türkiye kadının doğurganlığı sıfırlarlara kadar inecek Türkiye erkeklerinin spermleri tümüyle yok olmakla yüzyüze kalabilecektir. Bunun sorumlusu ebter tohum üreticileri kadar buna izin veren siyasetçiler ile gerçeği toplumdan gizleyen bilim çevreleri olacaktır” dedi.

        Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer açıklamasında şu görüşleri dile getirdi: “Genetiği değiştirilmiş tohum üreticileri, ithalatçıları ve satıcıları Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği (Türkted) çatısı altında örgütlenmiş bulunuyorlar.

        Üyeleri İstanbul, Antalya, Adana, İzmir ve Konya gibi tarım ve sahil şehirlerinde faaliyet gösterdikleri halde bu derneğin 1991’de Ankara’da kurulmuş olması çok önemli bir ayrıntıdır.

        Çünkü Ankara, ülke yöneticilerini genetiği değiştirilmiş sağlıksız kısır tohumlara yöneltmek için yapılacak lobicilik için en uygun adrestir.

        Bu derneğin üyeleri ve yönetiminde dünya çapında adları “şeytani şirkete” çıkmış olan ABD'li ve İsrailli dünya tohum devlerinin de bulunması oldukça düşündürücüdür.

        Abd’li Monsanto’nun yanısırı yine ABD’li Pioneer, İsrailli Hazera, Şilili SQM, Alman KWS, Güney Kıbrıs’tan AMC/AGRIMATCO, Cheetos, Lay’s, Ruffles, Doritos, Rocco, Al a Turca gibi cips markaları ile tanıdığımız Abd’li PepciCola’ya ait Fritolay, Fransalı Limagrain, Yunanlı Golden Westseeds, İsviçreli Syngenta gibi birçok yabancı tohum tekeli ile benzer yerli tohum pazarlamacıları ortak bir amaç için bir araya gelmişler ve bu amaç; Türkiye’yi ve Türk tohumunu kurtarmakmış(!)

        Gerçeği toplumun anlayacağı bir dille özetlersek amaç; Türk florasını ve tohumunu genetiğini değiştirerek kendi adlarına tescil etmektir.

        Gerçek amaç; mısır, soya, kanola, ayçiçeği, buğday, pamuk, domates, hıyar, biber, fasulye, bezelye, patlıcan, kabak, kavun, karpuz, ıspanak gibi insan ve insanlık için vazgeçilmez ortak mirası, mülkiyetlerine geçirmek.

        Küresel kuraklık masalıyla zihinleri kirletilen insanlık şimdi “susuz tohum” masalıyla pazarlanan iğdiş edilmiş, kısırlaştırılmış ebter tohumlarla kıyamet öncesi “gıda kıyameti” ile karşı karşıyadır.

        Susuz bir yaşam mümkünmüş gibi susuz toprakta yetiştiği iddiasıyla çiftçisiyle, akademisyeniyle, siyasetçisiyle, satıcısıyla, teknik elemanıyla ve tüketicisiyle bir ülke topyekûn aldatılmakta ve geri dönüşü imkânsız bir musibete sürüklenmekte.

        Geliyorum diyen belânın tacirleri, “Dünyada birçok ülke GDO’lardan yüksek gelir elde ediyor. Türkiye’de ise düşünmeden, insan sağlığını olumsuz etkiliyor diye karşı çıkılıyor. Biz, bir zamanlar matbaaya da karşı çıkmıştık. Türkiye’de bir an önce bu konuda altyapı hazırlanmalı” şeklindeki gerçek dışı beyanlarla halen her 100 kişiden 25’nin kısırlaştırıldığı ülkemizin çok yakın gelecekte hemen herkesin kısırlaştırıldığı bir toplum olması için çalıştığının farkındalar mı acaba?

        GDO savunucuları GDO’lu ürünlerin “kanıtlanmış bir olumsuz etkisi yok” iddiasındalar. Hâlbuki farelerde yapılan deneylerde her nesilde artan ve 4. nesilde yüzde yüz kısırlaşma etkisi yaptığı ispatlanmıştır. Tohum mirasına konmaya çalışan GDO’lu hibrit tohumu üreticisi firmalar ve dernekleri mâdemki bu kadar iddialılar, o halde patron ve yöneticileri gönüllü denek olsunlar ve laboratuarlarda kendilerinde deneyler yapılsın. Şayet zararsızsa bizde kendilerini destekleyelim. Ya da ebediyete kadar sussunlar.

        Çok iyi bilinmelidir ki Türkiye önlem almazsa 2030’larda Türkiye’de kadının doğurganlığı sıfırlarlara kadar inecek Türkiye’de erkeklerinin spermleri tümüyle yok olmakla yüzyüze kalabilecektir. Bunun sorumlusu ebter horum üreticileri kadar buna izin veren siyasetçiler ile gerçeği toplumdan gizleyen bilim çevreleri olacaktır.”
        Türkiye halkı bilerek kısırlaştırılıyor - Gıda Hareketi

        Comment


        • #19
          Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

          Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara "genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)" diyoruz. Peki bu GDO'lu ürünlerin sofralarımızdaki zararları neler olacak?


          Ahmet ATALIK*
          Açlık ve Birinci Yeşil Devrim
          Sofralarımızdaki tehlikeye dikkat! ''GDO'lar''
          Dünya 1940-1960 yılları arasında 1. Yeşil Devrim’i yaşadı. Bu süreçte hibrit tohumlar, tarım ilaçları, kimyasal gübreler, tarım makinaları ve sulama tesisleri hızla tarım sektörü içine girdi, tarım endüstrileşti. Dünyadaki açlığı bitirmek üzere öne sürülen bu araçlarla tarımsal üretim iki kattan fazla artarken dünya nüfusu ise yaklaşık 4 milyar artarak 6,5 milyara dayandı.

          Bu dönemde yaygınlaşan hibrit tohumlar ancak tarım ilaçları, kimyasal gübre ve sulama uygulamaları sonucunda yüksek verimli olabiliyorlardı. İlerleyen süreçte tohum sektörünün kamunun elinden çıkıp şirketlerin eline geçmesiyle hibrit tohumlar yalnızca bir kez ürün vermeye, yeniden üretimde kullanılamamaya başlandı.

          Açlık ve İkinci Yeşil Devrim

          Birinci Yeşil Devrim açlığa çare olamadı, çünkü açlığın asıl nedeni tarımsal üretimin yetersizliği değil üretilenin adil dağıtılmaması, finansal ve politik nedenlerdi. Asıl nedenleri görmezden gelen sermaye çevreleri 1980’li yılların başlarında temelleri atılan, 1990’lı yılların ortalarında ticari amaçla yayılmaya başlayan 2. Yeşil Devrim’i devreye soktular ve bu bağlamda tarım ürünlerinin genleriyle oynamaya başladılar.

          Sorun doğru tespit edilmeyince çözüm de faydalı olamadı ve birbiri ardına gerçekleştirilenen yeşil devrimler sonrasında bugün hala 950 milyon insan yatağına aç yatmaktadır.

          İlk GDO Üretiliyor

          Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)” diyoruz. Gen aktarımı kendi türü dışından gerçekleştirilmiş ise bu canlıya “transgenik” diyoruz. Ancak tüm bu tabirler tüketicide tedirginlik oluşturduğundan sermaye daha sevimli bir hitap şekli buldu “biyoteknoloji ürünleri”! Bu yazımızda biyoteknoloji ürünlerinden sadece Genetiği Değiştirilmiş (GD) tarım ürünlerini inceleyeceğiz.

          Ticari amaçla ilk olarak domatesin genleriyle oynandı. Amerikalı Calgene şirketi 1994 yılında Flavr Savr domatesi market raflarına sürdü. Ancak, tüketiciler tarafından tercih edilmemesi üzerine şirket iflas etti ve biyoteknoloji devi Monsanto tarafından satın alındı.

          GDO’lar Yayılıyor

          Biyoteknoloji şirketleri tarım ilacı kullanımı azalacak, üretim maliyeti düşecek, yüksek verim küçük çiftçiyi zengin edecek söylemleri ile genleriyle oynadıkları tohumlarını ülkelere soktular. GDO’ların ticari amaçla ekimi 1996 yılından itibaren yaygınlaştı. GDO ekimi 1996 yılında 6 ülkede 1,7 milyon hektarlık (mha) bir alanda başlarken, günümüzde 25 ülkede 125 mha alanda yapılmaktadır (çizelge 1).

          GD ekin alanlarının %50’sine ABD tek başına sahiptir. Buna Kanada, Arjantin, Brezilya ve Paraguay’ı eklersek ekim alanlarının %88’i Kuzey ve Güney Amerika’da yer almaktadır. Bu ülkelere Hindistan, Çin ve Güney Afrika’yı da dahil edersek, bu 8 ülke ekim alanlarının %98’ine sahip olmaktadır. Listede yer alan diğer 17 ülke ekim alanının ancak %2’sine sahiptir (çizelge 2). Bu da sermaye çevrelerince GDO’ların dünyada hızla yayıldığı şeklinde reklam aracı olarak kullanılmaktadır.


          Kaynak: ISAAA, Clive James, 2009



          Kaynak: ISAAA, Clive James, 2009

          Günümüzde ticari amaçla tarımı yapılan başlıca GD tarım ürünleri soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Biber, patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yerfıstığı, kasava ve papaya gibi ürünlere de genetik müdahalede bulunulabilmektedir. Genetik müdahale çalışmaları henüz devam eden ürünler ise muz, çilek, kiraz, kavun, karpuz, ahududu ve ananstır.




          Kaynak: ISAAA, Clive James, 2009

          ISAAA’nın verilerine göre bugün soya tarım alanlarının %70, pamuk alanlarının %46, mısır alanlarının %24 ve kanola alanlarının %20’sinde GD tohumla üretim yapılmaktadır (çizelge 3).

          GDO’ların Küçük Çiftçiyi Kalkındıracağı Söylemi Doğru Değildir!

          GDO’larla ilgili küresel istatistikler, ağırlıklı olarak dev biyoteknoloji şirketleri tarafından finanse edilen International Service for the Acquisition of Agri-Biotech Applications (ISAAA) tarafından her yıl yayımlanmaktadır. Belli bir tarafın finansmanı ile yayımlanmalarından dolayıdır ki bu veriler çelişkilerle doludur. Gerek biyoteknoloji şirketleri gerekse ISAAA sürekli küçük çiftçiler üzerine yoğunlaşmakta, GDO’lu tarıma geçilmesi durumunda bu çiftçilerin çok daha fazla kazanacaklarından bahsetmektedirler.

          ISAAA, 2008 yılı için yayımladığı son raporunda biyoteknoloji ekinlerini yetiştiren çiftçi sayısının 25 ülkede hızlı bir şekilde 13,3 milyona yükseldiğini, bunun %90’ının yani 12,3 milyonunun gelişmekte olan ülkelerdeki küçük ve fakir çiftçiler olduğunu, bunun da tarihi bir olay olduğunu belirtmektedir. Birleşmiş Milletler Uluslararası Tarım Kalkınma Fonu dünyada 450 milyon küçük çiftçi olduğunu belirtmektedir. ILO ise çiftçilerin küresel ölçekteki sayısını 1,3 milyar civarında olduğunu tahmin etmektedir. ISAAA’nın tarihi bir olay olarak verdiği sayıları bu verilerle karşılaştırırsak 12,3 milyon çiftçi küçük çiftçilerin sadece %2,7’sini, GD ekin yetiştiren 13,3 milyon çiftçi de tüm çiftçilerin ancak %1’ini oluşturmaktadır. Dolayısıyla ISAAA’nın söylemleri son derece abartılıdır.

          GD ekinlerin %88’ini Kuzey ve Güney Amerika’daki yalnızca 600 bin çiftçi büyük çaplı endüstriyel çiftliklerde yetiştirmektedir. Başka bir deyişle GD ekinlerin %88’ini tüm GDO yetiştiren çiftçilerin yalnızca %0,05’i yetiştirmektedir. Buna göre GDO’ların bir ülkeye girerken en çok vurgulanan küçük çiftçilerin kalkınacağı söylemi doğru değildir.

          Paraguay 2008 yılında 2,7 mha GD soya ekim alanı ile dünya sıralamasında 7. sırada gelmektedir. Bu ülkedeki soya tarımının %90’dan fazlası GDO’ludur. Kırsalda yaşayan halkın %40’ı yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Arazi sahiplerinin %2’lik bölümü tüm arazilerin %70’ini kontrolü altında tutmaktadır.

          Güney Afrika’da GD pamuk ekiminin başladığı 2000 yılından bu yana pamuk çiftçisi sayısında 4 katlık bir azalma görüldü.

          ISAAA’nın verilerinde özellikle gelişmekte olan ülkelerin çiftçilerinin GD ekin yetiştirerek kendilerinin ve ülkelerinin refah düzeylerinin arttığı belirtilmekte ve bu bağlamda Hindistan, Çin ve Güney Afrika’yı örnek olarak vermektedirler. Bu ülkelerin toplam tarım arazileri içinde GD ekinlerin yetiştirildiği alanların paylarına baktığımızda Hindistan’da %4,2, Çin’de %0,7 ve Güney Afrika’da %1,8 olduğunu görüyoruz (çizelge 4). ISAAA’nın bu konuyu da doğru bir şekilde sunmadığına tanık oluyoruz.



          Kaynak: FOEE

          Verim Yükselmedi, Tarım İlacı Kullanımı Azalmadı

          ABD’de üniversitelerin 1998 yılında yaptıkları 8200 alan denemesinde GD soyanın diğer soyalara göre %5,3 daha düşük verime sahip olduğu tespit edildi. 1999 ve 2000 yıllarında da devam ettirilen çalışmalarda bu sonuç teyit edildi. 2001 yılında Nebraska Üniversitesi agronomistlerinin yaptıkları çalışmalardan da aynı sonuçlar çıktı. Kansas Devlet Üniversitesi’nin çalışmalarında da GD soyanın yaklaşık %9 daha düşük verime sahip olduğu sonuçlarına ulaşıldı. Ayrıca, bu çalışmada, biyoteknoloji şirketlerinin yabancı ota karşı kullanılmasını istedikleri glyphosate uygulamalarının, başta mangan olmak üzere bitki sağlığı ve gelişimi için gerekli diğer önemli bitki besin maddeleri alımını da engellediğini tespit ettiler. Yapılan diğer çalışmalarda ise glyphosate uygulamalının, bitkilerin topraktan bitki besin maddeleri alımına yardımcı olan toprak bakterilerini öldürdüğünü, hastalığa yol açan mantar üremesine yol açtığı ortaya çıktı.

          Kontrollü şartlarda yapılan mısır üretiminde ise GD mısırların %12 daha düşük verime sahip oldukları saptandı.

          GD pamuk ekimi yapan Hindistan’da aradığı yüksek verimi bir türlü yakalayamayan çiftçiler yaşamlarına son veriyorlar. 2003’ten bu yana bu nedenle intihar eden çiftçi sayısı 16 bini geçti.

          İşlemeli tarım arazilerinin %74’ünde GD soya, mısır ve pamuk yetiştiren Arjantin’in tarım ilacı kullanımı bize ilaç kullanımının azalması ya da çoğalması konusunda ışık tutacaktır. Bu ülkede ticari amaçlı GD soya ekilmeye başlandığı 1996 yılında 13,9 milyon litre glyphosate kullanılırken 2008’de bu miktar 200 milyon litreye yükseldi. Geçen bu sürede GD soya ekim alanı 5 kat artarken, glyphosate (yabancı ot ilacı) kullanımı tam 14 kat arttı. Bu yoğun ilaç kullanımı karşısında glyphosate direnci oluşan süper yabancı otları yok edebilmek için kullanımı yasaklanmış yüksek düzeyde zehir içeren ilaçlar kullanılmak zorunda kalındı.

          Türkiye’den İlginç Bir Diyalog

          Sabancı Üniversitesi’nde 2006 yılında düzenlenen Tarımsal Biyoteknoloji Sempozyumu’nun konuşmacılarından bir tanesi dönemin Tarım Bakanlığı’ndan Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürü idi. Sunumu sonrasında, Tarım Bakanlığı’nın Adana’da 1999-2000 yılları arasında yürüttüğü GDO denemelerinin sonuçlarına hiçbir şekilde ulaşamıyor olmamdan bahisle bu denemelerde gen kaçışını önleyip önlemedikleri, tarım ilacı kullanımını azaltıp azaltmadıkları ve verimde artış sağlayıp sağlayamadıklarını sormuştum. Aldığım yanıt yurdum insanı dedirtecek türdendi, “bizim denemelerimiz bunlara yönelik değildi.” Geriye ne kalıyorsa?

          TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Adana ?ubemizin Temmuz 2008’de düzenlediği GDO panelinde bir sunum yapmıştım. Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü hocalarımızdan biri hem panel yöneticisi hem de aynı zamanda konuşmacı idi. Diğer arkadaşlarımız sunumlarını yaparken can sıkıntısından bir ara hocamla aramızda şöyle bir diyalog geçmişti. Hocama Adana’daki GDO denemelerinde bulunup bulunmadığını sordum, bulunduğunu söyledi. Diğer adımda ise sonuçların yazılıp yazılmadığını sordum, eğer yazıldı ise sonuçlara hiçbir şekilde ulaşamadığımızı belirttim. Hoca sonuçların çok kötü çıktığını, dolayısıyla yazamadıklarını bahsetti.

          Dönemin Genel Müdürünün ve çalışmalarda yer almış bir hocanın bu itiraflarına karşın ülkemizde GDO konusunun başını çeken kimi akademisyenler o dönemdeki çalışmaların çok başarılı sonuçlarını televizyonlarda ve üniversitelerdeki panellerde dillendiriyorlar. Garip değil mi? Gerçekten olumlu bir sonuca ulaşabilseler raporu yayımlamak için 8 yıl beklerler miydi?

          Veriler Gerçeği Yansıtmıyor

          ISAAA tarafından ticari amaçlı GD ekin yetiştiren ülke sayısı 2008 yılı için 25 olarak verilmektedir. Ancak, bunlardan Güney Afrika artık kimi GDO’ların deneme ekimlerinin yapılmasını reddetmektedir. Güney Afrika’nın 2005 yılı GD pamuk verisi itiraza konu oldu. Bu konuda resmi hiçbir istatistik olmamasına karşın ISAAA’nın açıkladığı rakam gerçekte olması gerekenin tam 20 katıydı. Monsanto bu ülkedeki GDO ekim alanlarını 2005 yılında 500 bin ha, 2006 yılında 609 bin ha olarak yayın organlarında belirtmesine karşın ISAAA tarafından 1,4 mha açıklanarak oldukça abartıldı.

          İran’da ticari amaçlı hiçbir GDO onayı bulunmamasına rağmen ISAAA’nın 2006 yılı listesinde genetiği değiştirilmiş çeltik ürettiği gözükmektedir. International Rice Research Institute’nin itirazı üzerine İran 2007 yılı listesinden çıkarıldı. Türkiye’deki GDO taraftarı akademisyenlerimiz İran’ı listede gördüklerinde bir yıl boyunca “İran bile GD çeltik ekiyor ya da İran kadar olamadık” dediler durdular. Neyse ki sonraki yıl İran’ın listeden çıkarılması ve listeye hileyle girmiş olduğunun ortaya çıkmış olması sayın hocalarımızın da sesini kesti.

          Hindistan’da Monsanto’nun yüksek verimli GD pamuk vaatleri tutmayınca buna inanıp borca giren çiftçilerden son üç yılda 16 bini intihar etti.

          Çin Biyogüvenlik Komitesi daha fazla güvenlik verisini toplamak ve değerlendirebilmek amacıyla GD çeltik ekim onaylarını durdurdu.

          Filipinler uzun yıllardır ISAAA’nın listesinde yer almaktadır. Ancak, sivil toplum örgütlerinin bu ülkede ne kadar GDO ekim alanı bulunduğu sorusuna Tarım Bakanlığı ellerinde bu yönde bir istatistik bulunmadığı yönünde yanıt vermektedir.

          Brezilya biyoteknoloji endüstrisine çiftçileri ile birlikte tüm gücü ile direnmektedir.

          Avrupa Birliği GDO’lara Direniyor

          AB sadece Monsanton’un MON 810 mısır çeşidinin ekimini onaylamıştır. Buna karşın Avusturya, Yunanistan, Macaristan ve Polonya GDO konusunda açık ve net olup ekimini yasaklamıştır. Çevre ve sağlık etkileri yeterince bilinmediği için Fransa 2007’de aldığı bir kararla 2008 yılında GD mısır ekimine izin vermedi. Almanya Tarım Bakanı Ilse Argner 14 Nisan 2009’da yaptığı açıklamayla Almanya’da 2009’da GD mısır ekimi yaptırmayacaklarını açıkladı. Böylelikle AB’nin lokomotifi konumundaki 2 ülke Fransa ve Almanya GDO tarımından vazgeçti. AB ülkeleri içerisinde en fazla GDO ekim alanına sahip İspanya’da ise binlerce kişi bu üretimin durması için yürüyüş yapıyor, imza kampanyaları yürütülüyor.

          Biyoteknoloji lobisi 2007 yılıyla karşılaştırıldığında 2008 yılında 7 AB ülkesinde GD ekin yetiştirme alanının %21 oranında arttığını vurgulamaktadır. Oysa gerçekte %2 oranında azalmıştır. Son 4 yıl değerlendirildiğinde ise ekim alanının %35 azaldığı görülmektedir (çizelge 5).

          Çizelge:5) GDO ekimi yapan Avrupa ülkeleri

          * TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul ?ube Başkanı

          Comment


          • #20
            Cevap: Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

            Burada siyaset yapılmaz diyenlerin kulaklarını çınlatırım. Bu GDO'ların Türkiye'ye girişide tamamen siyasi bir durum değilmi? Bu girişi kim engelleyecek? Yine Siyasiler değilmi? Hayır değildir, tamamen tesadüf girmektedir, diyebilen varmı aranızda? Evet Sayın ---- ve diğerleri! siyaset yapmıyoruz, hadi bakalım ne diyorsunuz bu GDO'ların Türkiyeye girişiyle ilgili? Madem Siyaseti sevmiyorsunuz, siyasi olmadan cevap verin o zaman verebiliyorsanız. Şunu aklınızdan hiçbir zaman çıkarmayın; Dünyadaki tüm faaliyetler Siyaset üzerine kurgulanmaktadır ve tüm hesaplar/senaryolar Siyaset üzerinden hayata geçirilmektedir. Beni ister eleştirin ister eleştirmeyin, fikirlerime ister katılın ister katılmayın önemli değil. Ama birşeyimizi kesinlikle değiştirmemiz gerekir, bakış açımızı. Bunu yapabilirsek şayet edebsizden edep, ahlaksızdan ahlak öğreniriz...

            Comment


            • #21
              Cevap: Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

              Sayın fsimsek, dozunu kaçırmadan, kişileri ve kurumları hedef almadan siyaset yapılmasına izin verdik ve veriyoruz. Ancak yukarıda sizin bir editörümüzü hedef alarak mesaj yazmanız uygun düşmüyor. Amacımız bu değil. Bu nedenle editörümüzün ismini mesajınızdan kaldırıyorum. İşimiz üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil...

              Comment


              • #22
                Cevap: Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

                Konu hakkında aynı şeyleri düşünüp, nasıl anlaşmazlığa düşülebilir?

                Comment


                • #23
                  Cevap: Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

                  Genetiği Değiştirilmiş Gıdalar

                  Dünyada bilim çevresi tarafından 21. yüzyılın teknolojisi olarak kabul edilen bu teknoloji 1973 yılında yaşanan petrol krizi sonrasında, yüksek oranda enerji kullanımına gerek göstermeyen alternatif bir teknoloji gibi kabul görmüştür. Bunun yanında moleküler-biyoteknolojideki gelişmelerin ürün aşamasında meyvelerini vermesi bu kabulü güçlendirmiştir. Neticede yeni gelişmeler ile birlikte verimliliğin ve üretkenliğin artırıldığı, yeni ürünlerin üretilebildiği modern biyoteknoloji doğmuştur. Herhalde en büyük etken, artan nüfus, doğal kaynaklardaki daralma ve ekolojik fakirleşme gibi menfiliklerin etkisini hafifletmek olsa gerek.

                  Bir canlıya, başka bir canlıdan gen aktarılması veya genetik yapıya müdahale ile yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan teknolojiye GEN TEKNOLOJİSİ denir. Gen teknolojisi kullanarak tabii süreçlerle elde edilmesi mümkün olmayan yeni nitelikler kazandırılmış organizmalara da GENETİK YAPILARI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR ve tabii olarak da gıdalar denir.

                  1994 yılında ilk genetiği değiştirilmiş gıda olarak, olgunlaşması geciktirilmiş domatesi örnek verebiliriz. Bu yeni teknoloji ile üretilen ürünlerin güvenilirliği en çok tartışılan konular arasında yer almıştır. Bu teknoloji kötü niyetlilerin kullanımına açık olması yanında, yenilikler ile birlikte gelen bilinmeyenleri de bir risk olarak beraberinde taşımaktadır. Bu riskler:

                  Ø Bu teknoloji ile elde edilmiş olan ürünlerin genetik müdahaleler esnasında arzu edilmeyen ve beklenilmeyen nitelikler kazanması ihtimalidir.

                  Ø Her bir türün kendi içindeki genetik çeşitliliğin korunmasındaki zorluk. Modern tarım birçok çiftçiyi verimi yüksek tek tip bitki ve hayvan çeşitlerine yöneltmiştir. Ancak, gıda üreticileri çeşitliliği bir kenara bıraktıklarında, kimi özelliklerle birlikte çeşitler ve ırklar da ortadan kaybolabilmektedir. Gen havuzundaki bu hızlı daralma uzmanları kaygılandırmaktadır.

                  Ø FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) tahminlerine göre tarımsal ürünlerdeki genetik çeşitliliğin yaklaşık dörtte üçü son yüzyıl içinde kaybedilmiştir. 6.300 hayvan ırkından 1.350’si ya tamamen yok olmuş ya da yok olma tehdidi altındadır. Bu bakımdan, bitki ve hayvanların gen bankalarında, botanik bahçelerinde ve hayvanat bahçelerinde korunmasına yönelik küresel çabalar büyük önem taşımaktadır. Ancak, tarım yapılan alanlarda ve doğada biyolojik çeşitliliğin korunması da en az bunun kadar önemlidir. Çünkü tabiatta dengeleri bozmak hızlı ve kolay, eski haline döndürmek hem masraflı, hem de oldukça güçtür. Zaten bunu istesek bile, bu zaman zarfında yok olmuş biyolojik çeşitliliği geri kazanmak neredeyse imkansızdır.


                  Tarımda en çok üzerinde çalışılan özellikler, hastalıklara ve zararlılara karşı, yabancı ot ilaçlarına karşı dayanıklılık, meyve olgunlaşma sürecinin değiştirilmesi, raf ve depolama ömrünün uzatılması ve aromanın arttırılmasıdır. Bu teknolojinin en başarılı olduğu bitkiler, domates, patates, mısır, soya fasulyesi, pamuk, tütün ve kolzadır. Bu alanda en fazla üretim ve çalışma yapan ülkeler, ABD, Arjantin, Kanada ve Çin’dir. Yıldız Teknik Üniversitesi Biomühendislik Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Şeminur TOPAL’a göre bu masum imajlı çalışmanın en büyük handikapı ürünlerin çok geniş bir yelpazede kullanılmasıdır. Mesela, mısırı ele alalım. Üretim sadece mısırla kalmıyor, nişastası, çorbası, yağı, unu, gofreti, krakeri derken çok sayıda ürüne yayılıyor. Soya ise yaklaşık 900 türev üründe tüketiliyor. Türkiye’nin AB’ye verilen taahhüt nedeniyle 2 yıl içerisinde bu ürünleri tesbit edecek laboratuarı kurması gerekmektedir. Ancak herhalde bu ürünlerin asıl üreticisi olan ABD ile olan sıcak ilişkilerin hatırına olsa gerek, 2 yıldır bu kanunlar çıkarılamamaktadır.
                  Tartışmalar, gen aktarmayla, insan ve çevre sağlığını menfî yönde etkileyebilecek verilerin bulunabileceği kuşkusu üzerinedir.

                  Bu kuşkular;

                  Genetik çeşitliliğin azalması ve gen kaynaklarının yok olma ihtimali: Çok büyük coğrafyalarda tek yönlü yapılan tarım ile beraber o coğrafyaya ait biyolojik çeşitlilik geriye dönülmez bir şekilde azalıp yok olmaktadır. Bunun nedeni ise, mono kültür tarım ile her türlü hastalık ve zararlılarda meydana gelebilecek dengesizliklerdir. Neticede bu durum yaban bitki ve hayvan popülasyonun da onulmaz hasarlara neden olacaktır.
                  Uygulanan teknik yöntemlerde oluşabilecek ve teknolojinin bilinmeyen sahasında kalan herhangi bir sürpriz ile, elde edilen gıdalarda şaşırtıcı menfi neticeler ile karşılaşılabilir. Çünkü genetik müdahale ile tabii denge üzerinde yapılan bu etkiler, istenmeyen dejenerasyonlara (bozulmalara) da sebebiyet verebilir. Böylece sürpriz bir şekilde çok kalitesiz ve niteliksiz ucube ürünler elde edilebilir.
                  Genetiği değiştirilmiş mikroorganizmaların toprak mikroorganizma yapısına menfi etkileri. Teknolojik müdahaleler ile değişikliğe uğratılmış mikroorganizmalar, asıl ve hayatî öneme haiz olan toprak bünyesindeki mikroorganizmaları menfi yönde etkileyerek mikro dengeyi bozabilir. Hatta bir çoğunun yok olmasına sebebiyet verebilir.
                  İnsan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali: Uğraş sahamızın canlı olması hasebi ile genetiği değiştirilmiş mikroorganizmalar, gıda olarak tüketildiklerinde girmiş oldukları hayvan ve insanlara ait canlı organizmalarla birleşme, onu yok etme, onu başkalaştırma ve neticesi belli olmayan tuhaf bir birleşik organizmanın meydana gelme ihtimali.
                  Antibiyotiğe dayanıklı genin kullanılması neticesi insanlarda antibiyotiğe dayanıklılığın artması: Bu organizmaların antibiyotiğe dayanıklılığı için yapılan çalışmaları sonucu elde edilen gıdaları yiyen canlılarda da aynı etkiyi gösterme riski ve tabiatıyla, herhangi bir zorunlulukta kullanılması icap eden tedavi amaçlı antibiyotiğin etkisiz kalma ihtimali doğar.
                  Aktarılan genlerin diğer alanlara ve doğal çevreye sıçraması; Bu teknolojinin bir parçası olan gen aktarımı neticesinde genlerin istenmemesi durumunda bile diğer canlı ve tabii çevreye sıçraması sonucu, kontrolsüz bir açılım ve ardından biyolojik felaket olabilir.
                  Böceklerin direnç kazanması; Aynı zamanda tabiat zincirinin bir halkası olan böceklerin beslenme zinciri içerisinde bu organizmalardan etkilenip, değişikliğe uğrayarak oldukça dirençli bir mekanizma geliştirebilmeleri riski,
                  Virüs kaynaklı genlerin, diğer virüslere gen transfer etme ihtimali,
                  İnsan ve hayvanda alerjik ve zehir etkisi olan genlerin aktarılması ile en masum gıdalara taşınması neticesinde insanların her an bu toksitlerle(zehirleyicilerle) karşılaşabilme riski.
                  Tabii ortamın bozulması ve tek yönlü floranın oluşması: Tabiatta var olan ve devam eden o kusursuz dengenin bozulması sonucu; nebatî ve hayvanî çeşitlilik azalması ve hatta tek yönlü floranın oluşması riski. Canavar nitelikli bir tabii paylaşımın olma ihtimali.
                  Genetiği değiştirilmiş mikroorganizmaların yetiştiği ortamda diğer canlıların etkilenebilmeleri

                  Bunun yanında bu ürünlerin lehine görüşler de mevcuttur.

                  Birim alandan daha fazla verim elde edebilmemizi sağlayan çeşitlere sahip olabiliriz.
                  Verimin artması ve uygulanacak bakım ve mücadele masraflarının azalması ile maliyetlerin düşmesi,
                  Besin öğelerince zenginleştirme imkânı (A vitamini, demir katkısı vb.) İstenilen katkı ile istenilen içerikte gıda elde etme şansına sahip olabiliriz.
                  Ürünlerin içinde yenilebilir aşılar bulundurma imkânı: Aşı yüklemesi yapılma şansı ile birçok hastalığın mücadelesinde pratik ve ucuz yöntemin sağlanması mümkün olabilir.
                  Uygun olmayan şartlarda bile yetişebilen ürün çeşitleri: Çok zor şartlara bile dayanabilen inatçı bir yapıya sahip mukâvemetli ürün çeşitlerinin elde edilebilmesi.

                  Dünyada 840 milyon insan hala açlık çekmektedir ve bundan çok daha fazla sayıda insan da yetersiz beslenmeye maruz kalmaktadır. Bu güne dek sergilenen küresel çabalara rağmen dünyadaki açların sayısının azaltılabilmesi adına yeterli mesafe alınamamıştır.

                  Asıl sorun, yetersiz gıda üretimi değil, haksız ve dengesiz paylaşım, hırs ve ülkeler-kıtalar arası politik çekişmeler olsa gerek. Bunu şu basit örnekle ispatlayabiliriz. Bugün kıta Avrupası halkının yıllık kozmetik harcaması dünyadaki tüm aç insanların gıda ihtiyacının iki katıdır (yaklaşık olarak 16 milyar dolar). Bunun böyle olmasına sebep herhalde, gücü ülkeleri bile aşmış, global bir otorite haline gelmiş çok uluslu şirketlerin daha çok para kazanma hırsı için ülkelerin yönetimlerini ve yöneticilerini kendilerine hizmetkâr edebilmeleridir. Bu tekeller kendi hayatiyetleri için milyarların hayatını hiçe sayabilecek canavarca bir anlayış içerisindedirler.


                  SONUÇ

                  Bu teknoloji ile elde edilen gıdaların risk taşıdığı görüşü tüm dünya tarafından kabul edilmiştir. Bu nedenledir ki başta AB devletleri olmak üzere birçok gelişmiş ülkeler bu konuda güvenliği sağlamak amacıyla gerekli hukukî ve kurumsal alt yapıyı tanzim etmektedirler. Fakat tüm bu belirsizliklere rağmen AB son yıllarda yukarıda da ifade ettiğimiz gibi dünyada ekonomik güç haline gelmiş kartellerin de etkisi ile yeniden yaptığı mevzuat değişiklikleri ile bu tür gıdalara karşı koymuş oldukları gümrük duvarlarının seviyesini oldukça aşağılara çekmiştir.

                  Son olarak şu nüansı belirtmekte de yarar görüyorum. Modern biyoteknolojinin faydası, gerekliliği, kullanılıp kullanılmayacağı değil, bu teknolojinin nasıl kullanılacağı ve bu teknoloji ile üretilen son ürünün kendisi üzerinde mütalaâ ve münazara edilmesinin gerekliliğidir. Yani suç, teknolojinin değil onun hayat kazanması aşamasında meydana gelebilecek aksiliklerin tahmin edilmesi ve bertaraf edilmesi belirsizliğindedir

                  Comment


                  • #24
                    Cevap: Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

                    Sevgili Arkadaşlar ;
                    Platformumuzdaki değerli dostlarımız sayesinde GDO'larla ilgili gerçekten aydınlatıcı bilgiler ediniyoruz ve ben bu konuda tüm dostlarımıza yürekten teşekkürlerimi iletiyorum.
                    Kısa bir süre önce Google Blokları arasında dikkatimi cezbeden bir gönüllü "Pembe Domates Ağı" PDA ile tanışma fırsatını yakaladım. Gerçekten ziraatle çiftçilikle hiç alakası olmayan ve özellikle büyükşehirlerde yaşayan insanların ; çocukluk günlerindeki tadına doyamadığımız pempe domatesleri yeniden yetiştirebilmek, koruyabilmek ve paylaşabilmek adına o kadar güzel şeyler yaptıklarına şahit oldum.
                    İşte bu grubun yakın tarihte Tohumculuk Yasası ve "Bitki Genetik Kaynaklarının Kayıt Altına Alınması Hakkında Yönetmelik" Tasarısı Hakkındaki Görüşlerini aşağıda aktarmaya çalışacağım. Şayet sizlerde Pempe Domates Ağına katılmak isterseniz PEMBE DOMATES AĞI - MERKEZ: "EVDE PEMBE DOMATES SERUVENI" adresini ziyaret edebilirsiniz...
                    TOHUMCULUK YASASI ve "BİTKİ GENETİK KAYNAKLARININ KAYIT ALTINA ALINMASI HAKKINDA YÖNETMELİK" TASARISI HAKKINDA PDA GÖRÜŞÜ

                    Bizler "Pembe Domates Ağı" (PDA) üyeleri olarak;

                    Başta; Anadolu'nun en değerli ve en has ürünlerinden olan, yok olmasını önlemek ve daha önceleri olduğu gibi, günümüzde de kuşaktan kuşağa aktarılan "doğal döngüsünü sürdürmek" amacıyla "Evladiyelik ('Heirloom') Pembe Domates"in 4 yıldır yeniden üretilmesine çalışmaktayız. Bizler profesyonel tarım uzmanları, tarıma dayalı ticaret erbabı ya da çiftçi değiliz. Bizler, geniş bahçeleri olmasa da balkonlarda ve saksılarda "kentte tarım" yapılabileceğini gören ve bunu deneyerek başarmış, İnternet üzerinden iletişim kurarak bir toplumsal ağ kurmuş, duyarlı kentlileriz. İçimizde az sayıda olsa da Pembe Domatesi bahçe ve tarlasında yetiştirenler de var. Bir rastlantı sonucu fark ettiğimiz ve balkonda yetiştirdiğimiz ilk doğal pembe domateslerin tohumlarını da kendi aramızda ve "karşılıksız paylaşarak aynı yöntemlerle sürdürülmesi koşuluyla" neredeyse tüm Türkiye'ye yaymış bulunuyoruz.

                    Amerika Birleşik Devletleri, İtalya, İsveç, Bulgaristan, Rusya ve daha birçok ülkede lezzeti ve bozulmamış niteliği nedeniyle yüksek değere sahip olan Pembe Domates, tohum paylaşımı sayesinde, kendi yeniden topraklarında değer kazanmış önemli bir tarım ürünüdür. Özellikle "Heirloom" yani genetiği ile oynanmamış, doğal tarımla üretilen ve kuşaktan kuşağa aktarılan tohumlar, endüstriyel tohumlara nazaran kat be kat değerlidir.

                    Ülkemizde tıpkı Pembe Domates gibi çeşitliliği ve değeri çok yüksek olan 3 bin'den fazla “endemik”; “kendine has”, tarımsal bitki türü ya yok olmuş, ya da yok olmağa mahkûm durumdadır.

                    Yüzyıllardan bugüne, hiçbir bozulmaya uğramadan çiftçilerin çabalarıyla tarımda "üretilebilirliğini" sürdürmüş bitkilerimizin yok olma fermanı sayılan "TOHUMCULUK YASASI"nın 2011'den itibaren yürürlüğe sokacağı 5. Maddesi ancak 'kayıt altına alınmış tohumların' ekimine olanak tanıyacak. Tohumuna patent alamayan çiftçiler ise, tekel durumundaki uluslararası şirketlerin insafına terk edilecek. 2011'den itibaren kayıt altına alınmamış tohumluklarını satan köylüler, ağır para cezasına çarptırılacak ve el konulan ürünler imha edilecek. Böylece Anadolu'nun zengin türleri doğallığını yitirecek.
                    Bu gidişe “dur” demek gelecek kuşaklara karşı en büyük sorumluluğumuzdur.

                    Ayrıca, şu sıralar tartışılmakta olan ve yürürlükteki 31/10/2006 tarih ve 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu'na dayanılarak çıkarılması planlanan "Bitki Genetik Kaynaklarının Kayıt Altına Alınması Hakkında Yönetmelik" taslağında yer alan, "Tohumların Kayıt Altına Alınması" koşulu, bu ülkenin tarımına vurulabilecek büyük bir darbe niteliğindedir. Çünkü tohumunu kayıt altına aldırmayan çiftçinin kaderi, "ıslah yetkisi"ni elinde bulundurarak, tohumculuk alanında faaliyet gösteren, çoğunluğu yabancılara ait şirketlere terk edilmektedir. Yönetmelik, doğal türler üzerinde bireysel hak sahipliği mekanizmasının önünü açmaktadır. Oysa yerel ve doğal türler, binlerce yıl kuşaktan kuşağa devredilen "geleneksel ıslah çalışmaları" sonucu ortaya çıkmış, küçük çiftçilerin ortak emeğinin sonucu gelişmiş tohumlardır.

                    Bu topraklarda yüzyıllardır, insan emeğiyle tamamen doğal ortamında oluşan evladiyelik tohum ve çeşitliliğini, "kayıt" ve "patent" zorunluluklarıyla yok edecek bu yasanın ve keza mevcut kanuna bağlı olarak çıkarılacak "Bitki Genetik Kaynaklarının Kayıt Altına Alınması Hakkında Yönetmelik"in yeniden, uzman kurullar tarafından ve tüm kamuoyu önünde açıkça tartışmaya açılmasını istiyoruz.

                    Comment


                    • #25
                      Cevap: GDOlar yada genetiği değiştirilmiş Organizmalar hakkında

                      Merhaba arkadaşlar aranıza yeni katılanlardanım.
                      K0900 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
                      Yaşasın PDA hareketi, pembe domateslerin özgürlüğü.
                      Aynen katılıyorum. Ben de bu ağ vasıtasıyla bu domatesi yetiştirenlerdenim. Hakikaten pembe domates, hem büyüklük hem de tat bakımından mükemmel. saygılar...

                      Comment


                      • #26
                        Cevap: Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

                        Genetiği değiştirilmiş organizmaların insan bünyesine ne kadar uzun bir süreçte ve ne şekilde bir etkisinin olacağı halen açıklığa kavuşturulamadı. Bu konu üzerine çalışmalar halen sürdürülmektedir. Bunun yanında genetiği değiştirilmiş organizmalarda yapılan uygulamalara göre yapacağı etkinin şekli az çok tahmin edilebilmektedir. İnsanoğlu herşeyin olduğu gibi bu GDO konusunun da suyunu çıkarmaktadır. Gerekli olan kadar genetik değişiklik yerine daha çeşitli amaçlara da yönelme eğilimi görülmektedir. Allah sonumuzu hayreder inşallah

                        İyi Forumlar..

                        Comment


                        • #27
                          Cevap: GDOlar yada genetiği değiştirilmiş Organizmalar hakkında

                          alerji işine katılmıyorum bugün bir çok insanda besin alerjisi vardır bunlardan bir kaçını sayayım yoğurt patlıcan süt bamya bakla acı biber aklıma gelenler ve bu saydıklarımda da şuanda gdo çalışması yoktur heralde bu tür yazıları okuyarak bir çok kişi yanlış anlıyor mesala f1 tohumuda artık gdo lu gibi anlatmaya başladılar malesef tüketici ürkerek sebze yemiyorlar türk tarımı çöküyor yavaş yavaş et ürünlerinde olduğu gibi dışa bağımlı olacağız bu şekilde gidersek

                          Comment


                          • #28
                            Cevap: Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

                            Evet eski kaybolmuş tohumları korumaya almalı.Aslında bitki genleri kolay kolay değiştirilemez.Farklı türleri farklı tozlaştırma ile bitki çeşitliliği yapılara çesitlilik sağlanmıştır.Örneğin insanlarda dişi bireyin kullandığı en hafif antibiyotik beş yıl sonra doğacak çocuğun genlerini mutasyona uğratabilir.ki bizler ve çiftçilerimiz o kadar çok tarım ilaçları kullanıyoruz ki;örneğin yabancı ot ilaçları olsun,herbisitler olsun fungusitler olsun,direk canlı hücrelerin çeperini hedef alarak,hücre içerisine girdikten sonra oluşturdukları mutassyon translokasyon ve amphilikasyonlarla o canlıları yok etmekteler.Bunlardan hedef dışında bulunan bitkilerde etkilenmektedir.örneğin ayrık otu için kullanılan bir yabancı ot,domatezi salatalığı öldürmüyor ama,o domatezi salatalığı tüketen insan metabolizmasında daha vahim sonuçlar oluşturuyor.Bence bu şekilde üretim gdo lardan daha fazla tehlikeli olmaya başladı.bir bitkinin genlerinin değiştirilebilmesi içinepsilon açılımlarında tahribat yapmak gerekir.Bunlarıda çok ağır antibiyotiklerle yaptıklarını düşünüyorum.tahrip olan genler aralarına gen transferine müsade ederler.tahrip olmamış genler aralarına asla başka bir türden bir gen tranferine asla müsade etmezler.saygılarımla

                            Comment


                            • #29
                              Cevap: Büyük yalanın sırrı çözüldü: Verim yükselmedi, ilac kullanımı azalmadı

                              sayın ismail karagülle,
                              herşeye karşın, yerel tohumlarınızı ekin ve hiçbir kimyasal ve yabancı katkı maddesi kullanmamaya bakın. zaten yeşil devrimin bir uzantısı olarak ortaya çıkan organik tarıma karşı, yeni model üretim sistemleri araştırılmaya başlandı. kimbilir, belki günün birinde yerel tohumlarımız tekrar değer kazanır.
                              saygılar

                              Comment

                              Working...
                              X