fidan ve peyzaj fırsatları fidanligi.com’da

Duyuru

Collapse
No announcement yet.

AĞAÇ KORKARSA

Collapse
X
 
  • Filter
  • Saat
  • Show
yeni mesajlar

  • AĞAÇ KORKARSA

    Çocukluk yıllarıma ait hatıralarım arasında öyle biri var ki gerçekten sıra dışı... Okuduğunuzda, “Hadi be! Hiç olur mu böyle şey?” dedirtecek cinsten bir şey. Bazılarınızın, “Saçma!” diyerek vaktini boşa harcadığını bile düşündüğünü hisseder gibiyim. Fakat her şeye rağmen siz yine de okuyun ve kararı öyle verin.
    Bundan yıllar önce, çam ağaçlarıyla kaplı bir ormanın eteğinde, küçük fakat şirin bir bağımız vardı. Bu bağda, envai çeşit üzüm asmasıyla beraber elma, armut ve vişne gibi farklı meyve ağaçları da bulunurdu. Üzüm asmaları arasında, boyu dört metreyi geçmiş genç bir armut ağacı vardı ki hikâyemize konu teşkil eden ağaç, işte bu armut ağacıydı.
    Bahsini ettiğim armut ağacının son yıllarda yeşil yaprakları oluyor fakat meyvesi olmuyordu. Tabi bu durum en çok babamı endişelendiriyordu
    Babam, “Ağaç dediğin meyvesiz olmaz!” diyor, onun meyve vermesi için çaba gösteriyordu. Birkaç kez aşı denemesi yapmasına rağmen hiçbiri fayda vermedi. Ben, babamın bunca ısrarının sebebini anlayamıyordum, bağda o kadar çok meyveli ağaç vardı ki bu ağacın meyvesinin olmaması bana göre çok da önemli değildi. Ama babam öyle düşünmüyordu.
    Bir akşam yatağıma yeni uzanmış uyumaya çalışıyordum. Salonun hafif aralı kapısından odama kadar babam ve annemin konuşma sesleri geliyordu. Onların, meyvesiz armut ağacı hakkındaki konuşmalarını duyuyordum. Babamın, “Armut ağacını korkutmak gerek!” sözlerini duyduğumda şaşırıp kaldım. Artık kapıya kulak kesilmiş bütün dikkatimle onları dinliyordum. Annemin, “İyi ama bunun faydası olur mu?” endişesine, Babam, “Göreceğiz!” diyerek cevap verdi. Kafam allak bullak olmuştu. Armut ağacı nasıl korkutulurdu? Dahası ağaç korkar mıydı? Korkmak insan ve hayvanlara mahsus bir duygu değil miydi? Onları dinlerken salondan odama kadar süzülen sarı ampulün loş ışığı, babamın konuşmasına daha bir gizem katıyordu. Esrarengiz duygular eşliğinde hayaller kuruyordum. O gece uyuyana kadar yatağımda bir o tarafa bir bu tarafa döndüm durdum. Artık sabahın olmasını dört gözle bekliyordum.
    Sabah kahvaltısından sonra, Anneme, “Ben de gelmek istiyorum, ağacın nasıl korkutulduğunu görmek istiyorum.” dedim. Annem gülümsedi ve “Tabiî ki gelebilirsin, yalnız olacakları konuşmadan izle ve babanı kızdırma, tamam, mı?” dedi. Çok sevindim, olanları görmek istiyordum.
    Az sonra, babam elinde tuttuğu balta ile önde, annem ve ben onun arkasında sessiz adımlarla, armut ağacına doğru yürüyorduk. Heyecandan kalbim küt küt atıyor, içim içime sığmıyordu. Ne olacaksa bir an önce olmalıydı. Babam çok sakindi ve yaptığı işten emin görünen vakur bir hâli vardı. Onu bu haliyle kurban kesmeye giden kasaplara benzetmiştim.
    Az sonra kısır armut ağacının altında toplanmış, babamın gür sesiyle yüreklere ürperti salan konuşmasını dinliyorduk. Babam, iki eliyle tuttuğu baltayı, ağacın gövdesine değdirip geri çekiyor, sanki kesecekmiş gibi yaparak armut ağacına tehditler savuruyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: “Bak armut ağacı! Allah seni meyve versin diye yaratmış, etrafındaki ağaçlara bir bak! Hepsinin meyvesi var. Onlar vazifelerini yapıyorlar ama sen, yapmıyorsun! Ben bağımda böyle kısır ağaç istemiyorum. Önümüzdeki yıl eğer meyven olmazsa; şu elimde tuttuğum balta ile gövdeni ikiye ayıracağım. Sonra lime lime parçalayıp odunlarını sobada yakacağım. Aha sana bir sene mühlet!”
    Bir sene çok çabuk geçti. Bağda, baharın müjdecisi papatya ve gelincik çiçekleri kırmızı beyaz renkleriyle yere serilmiş bir şark halısını andırıyor, ağaçlar rengârenk çiçekleriyle yeşil üzüm asmaları arasında arz-ı endam ediyordu. Tabi amut ağacı da çiçek açmıştı ama ona karşı hâlâ tereddütlerimiz vardı! Acaba çiçekleri meyveye dönecek miydi? O bahar, bağa her gelişimde armut ağacını kontrol ediyor, dallarını dikkatle inceliyordum, ne de olsa onun yaşamasını istiyordum.
    Eylül ayının sonlarında üzümler olgunlaşmış, elmalar kırmızı meyveleriyle ağaç dallarını yerlere kadar eğmişti. Armutlara gelince, onlar sulu ve kocamandılar. Bu arada kısır ağacı merak ettiğinizi biliyorum, evet o ağaç; Allah’ın kendine verdiği vazifeyi idrak etmişti. O güz, diyebilirim ki en çok armudu, babamın korkuttuğu ağaçtan topladık. Evet, kısır ağaç canlanmış, dalları meyveye durmuştu. Sonraki yıllarda da armutları bol oldu o ağacın. Bu arada ağaç, gerçekten korktu mu orasını bilemem. Fakat o olaydan sonra benim ağaçlara olan bakış açım değişti. Bana göre tabiattaki her bir ağaç, diğer canlılar gibi bizi görüyor ve işitiyordu.

    İlginç Hikayeler
    Gonca Aylık Çocuk Dergisi
  • Fidanligi.com

  • #2
    Karınca Duası

    Karınca Duası

    Dünya ne kadar büyük
    Ve ne kadar ağır
    Sırtımdaki kışlık yük
    Şu tombul buğdayları
    Hafifleştir Allah'ım

    Dünya ne kadar hızlı
    Ve ne kadar sivri
    Yuvama saldıran çomakları
    Yaramaz çocukları
    Sakinleştir Allah'ım

    Yine de çocuklar ağlarken/

    Dünya ne kadar mahzun
    Ve ne kadar özledim
    Peygamberin Süleyman'ı
    Acılaşan kulları
    Şekerleştir Allah'ım

    Fersude İklim

    Comment


    • #3
      Meşe Ağacı ile Çoban

      Bozkırın sessizliğini artık yalnızca bir çoban ve sürüsü bozuyormuş. Tabii, çobanın ardındaki beş keçiye sürü denilirse. Oysa on yıl önce çobanın köyünde her biri en az yüz keçiden oluşan tam dokuz tane sürü varmış. Otlar azaldıkça sürülerdeki keçi sayısı da azalmış. Sonunda köyde çobanın sürüsündeki beş keçiden başka keçi kalmamış.

      Keçileri kalmadığı için süt, peynir, yün üretmeyen köylüler geçinemez olmuşlar. Çoğu evlerini bırakıp kente göçmüşler. Köyde kalanlarsa hayatlarını kentteki yakınlarının yolladığı çok az para ile zar zor sürdürmekteymişler.

      Köyün yakınlarında bir tek ağaç varmış. Bu yaşlı bir meşe ağacıymış. Çoban, her öğlen sürüsünü bu yaşlı meşe ağacının altında toplarmış. Bu öğlen de yine öyle yapmış. Çıkınını açarak yemeğini yemiş. Karnını doyurunca meşe ağacının altı, çobana pek atatlı gelmiş. Gözlerini kapatmış ve derin bir uykuya dalmış.

      Çoban uykusunda aniden irkilmiş. Çünkü rüyasında tok sesli birisi kendisine seslenmekteymiş: "Hemşerim, hey sana diyorum. Beni dinle." Çoban şaşırıp, çevresine bakınmış. Ama çevresinde yaşlı meşe ağacından başka kimse yokmuş. Meşe Ağacı, "Hemşerim" demiş, "Şaşkın şaşkın bakınma. Konuşan benim. Ben, Meşe Ağacı. Sana söyleyeceklerim var." Çoban, Meşe Ağacı'nın konuşmasından korkmuş. "Konuşmak için bula bula beni mi buldun? Sen bir ağaçsın, nasıl konuşabiliyorsun?" diye sormuş. Meşe Ağacı: "Korkma sana söyleyeceklerim var. Beni dinlemeni istiyorum."

      Çoban, "Peki anlat. Seni dinliyorum." "Ben senden, babandan ve dedenden bile daha yaşlıyım. Belki iki yüz yaşındayım. Büyüklerimin anlattıklarına göre, beni insanoğlu dikmemiş. Toprağa düşen bir palamuttan kendiliğinden filizlenmişim. Fidanlık dönemim çok mutlu geçti. O zamanlar sizin köyünüz yoktu. Her tarafta yüzlerce çeşitten, milyonlarca ağaç vardı. Birbirimizle kavga etmeden mutlu bir şekilde yaşıyorduk. Her tarafta bin bir çeşit çiçek açar, çevremizde geyikler, ceylanlar, dallarımızda sincaplar koşardı.

      Dallarımızda rengarenk kuşlar yuva yapar ve cıvıldaşırdı. Ara sıra insanoğlu gelip dallarımızı kesip yakardı ama, yaralarımızı çabucak kapatır, tekrar eski neşemize kavuşurduk."

      Çoban "Peki, sonra ne oldu?" diye sorunca Yaşlı meşe anlatmaya devam etmiş: "Gün geçtikçe insan sayısı arttı. Her geçen gün bir önceki günü arattı. Kimi odun elde etmek, kimi tarla açmak, kimileri de orman ürünlerinin üretimini artırmak için bizleri kestiler, yaktılar. Acımadan bütün ailemi katlettiler. Milyonlarca ağaçtan bugüne bir tek ben kaldım. Ben de her yıl yanıma yaklaşan insanları görünce korkudan zangır zangır titriyordum.

      Insanlara yaptıklarının yanlışlığını anlatmak istiyordum. Ama bir türlü anlatamıyordum. Fark ederse beni de keserler diye sessizce duruyordum."

      Meşe'yi dikkatle dinleyen çoban, "Peki şimdi neden benimle konuşuyorsun?" diye sormuş. Meşe, "Ben artık yaşlandım. Yakında biriniz kesmese de öleceğim. Bunun için artık beni kesmenizden korkmuyorum. Ama sizin için çok üzülüyorum. Artık uyanın. Anadolu, toprak erozyonu ile vatanlıktan çıkıp taş yığınına dönüyor. Her gün 150.000 kamyon dolusu toprak bir daha geri dönmemek üzere denizlerin tuzlu sularına gömülüyor. Bunu engellemezseniz hepiniz aç ve açıkta kalacaksınız. Ben yalnızca sizi düşünüyorum" demiş.

      "Bu yaşlı ve yorgun halimle bile her yıl on binlerce palamut üretiyorum. Bu palamutlarla sizin köyün arazisinin otuz katı arazide ağaç yetişebilir. Ama palamutlarımın çoğu açıkta kalıp, çürüyor çimlenenleri de senin keçilerin yiyor. Köklerimle yere bağlı olmasam keçilerini kendim uzaklaştırırdım. Hem o zaman sizlerden yardım beklemeden Anadolu'nun bütün dağlarını, ovalarını, yaylarını dolaşır, palamutlarımı toprağa kendim gömerdim. Böylece bütün Anadolu'yu yeşertirdim. Ama ne yazık ki toprağa bağlıyım."

      "Siz insanoğulları ne kendinizi, ne bizleri, ne de ortak vatanımız Anadolu'yu düşünüyorsunuz. Bizleri kesseniz de, yaksanız da biz yine sizlerin en yakın dostlarınızız. Sizler bizlere çok kötülük yaptınız, ama biz size hiç kötülük yapmadık. Artık siz de şunu anlayın. Bizler yok olursak çıkacak seller, kuraklıklar, çığlar daha nice felaketler gelir başınıza. Fakirleşip hastalık ve açlıktan ölmekten kurtulamazsınız.

      Çoban, "Ben sel istemiyorum. Çığ da, istemiyorum. Fakirleşmek de istemiyorum. Ama cahil bir çoban olarak ben ne yapabilirim?" demiş. Yaşlı Meşe, "Git bütün Anadolu'yu köy köy, şehir şehir dolaş. Sana anlattıklarımı herkese anlat. Önce kendi köyünden işe başla. Tüm insanlar çalışsın. Ormanları kesenlere engel olsunlar. Dağlara, ovalara, yaylalara hem benim palamutlarımı hem de diğer ağaçların tohumlarını diksinler. Sürekli ağaç diker ve dikilenleri korursanız on yıl içinde Anadolu yeşerir. Çölleşen topraklar önceki neşesine kavuşur. Kuşlar yine neşe ile cıvıldar, geyikler coşku ile koşar. Sular bollaşır, nehirlerden çamur akmaz. Dediğimi yapacak mısın?" demiş.

      "Evet, yapacağım." diye yanıtlamış çoban.

      Uyuyan çobanın yüzündeki gerginlik yerini mutlu bir gülümsemeye bırakmış. Alnından akan ter damlacıklarının yerini ise sevinçten süzülen göz yaşları almış. Uyandığında ulu meşe ağacına saygı ve sevgi ile uzun uzun bakmış. Sonra keçilerinin yeni filizlenmiş yavru meşeleri yediğini görmüş. Hemen keçilerini küçük meşelerden uzaklaştırarak köye dönmüş.

      Ertesi gün önce köylülerini meydana toplamış. Bütün Köylülere meşe ağacından öğrendiklerini anlatmış. Hep birlikte yaşlı meşenin yanına gitmişler. O gün yüzlerce palamutu toprağa dikmişler. Çoban, köylülerinden ağaç dikmeye devam edecekleri sözünü aldıktan sonra köyden ayrılmış.

      Görenlerin söylediklerine göre çoban köy köy, şehir şehir bütün Türkiye'yi dolaşıyor, topladığı palamutlardan birini bile ziyan etmeden hepsini dağlara dikiyormuş. Gördüğü rüyayı da herkese anlatıyormuş. Daha şimdiden on binlerce meşe ağacı yetiştirmiş. Ama çobanın henüz gidemediği bir sürü köy olduğunu ben biliyorum. O köylere de bizim gidip ağaç dikmemiz gerekiyor. Bunu için de meşe palamudunun nasıl ekileceğini bilmeliyiz. Meşe palamudu için en uygun ekim zamanı kasım ayının sonu ve aralık ayıdır. Bu aylarda toprağa doğrudan ekim yapılabilir. Baharda ekilmek isteniyor ise, palamutlar hafif nemli kum içerisinde saklanır ve bahar geldiğinde toprağa ekilir. Ekim için, toprağa palamut büyüklüğünün iki ya da üç katı derinliğinde bir çukur açılır. Bu çukura ocak denir. Her ocağa üç adet palamut aralıklı olarak konur ve sonra ocağın üzeri toprak ile örtülür.

      Ağaç dikmek için Anadolu'nun dağlarına, ovalarına, yaylalarına gittiğinizde elinde kazmasıyla palamut diken birisini görürseniz durun ve kim olduğunu sorun. Kim bilir belki çobanla karşılaşmışsınızdır. O zaman o güzel rüyayı çobanın kendi ağzından dinleyebilirsiniz.

      Beyza çocuk

      Comment


      • #4
        Sedat ile Fil

        Sedat: Hep merak etmişimdir siz hortumlarınızı hangi işlerde kullanırsınız, buradan mı nefes alıyorsunuz?






        Haftasonu annesi Sedat'ı hayvanat bahçesine götürmüştü. İlk kez bu kadar farklı hayvanı bir arada görüyordu. Sedat, fillerin bulunduğu bölüme doğru ilerledi. Yavru fil hortumuna dolanıp düşüyor ve her seferinde annesi yardımına koşuyordu.
        Anne fil: Gördüğün gibi yavrum henüz çok küçük olduğundan hortumuna nasıl kullanacağını bilmiyor. Onu tam 12 yıl hiç yanımdan ayırmayacağım ve ilk 6 ay boyunca hortumunu nasıl kullanacağını öğreteceğim.

        Sedat: Hep merak etmişimdir siz hortumlarınızı hangi işlerde kullanırsınız, buradan mı nefes alıyorsunuz?

        Anne fil: Hortumlarımız bizi diğer hayvanlardan ayıran en büyük özelliğimizdir. Burun deliklerimiz bu hortumların ucundadır. Hortumumuzu yiyecekleri ve suyu ağzımıza götürmek, eşyaları kaldırmak, koku almak için kullanırız, içinde tam 4 litre suyu tutabiliyoruz. Hem biliyor musun minicik bir bezelye tanesini bile hortumumuzla koparabiliriz. Tabii ki bu hortuma tesadüfler sonucu sahip olmadık. Bu herşeyi yaratan yüce Allah'ın bize bir lütfudur. O, yaratmasındaki ihtişamı bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirmiştir:

        "O Allah ki, yaratandır (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir…" (Haşr Suresi, 24)

        Sedat: Karnınızı nasıl doyuruyorsunuz?

        Anne fil: Biz karada yaşayan hayvanların en büyükleriyiz. Bir fil günde yaklaşık 330kg bitki yer. Bir günün 16 saatini yemek yemeye harcamak zorundayız.

        Sedat: Peki ya dişleriniz?

        Anne fil: Ağzımın kenarında da gördüğün gibi iki sivri uzun dişimiz var. Bu dişlerle hem kendimizi savunur hem de su bulmak için yerde delik açarız. Tabii dişlerimiz tüm bu işlerde çok fazla aşınır. İşte Yüce Rabbimiz bu yüzden bize çok önemli bir özellik vermiştir. Aşınan her dişimizin yerine arka sıradaki dişlerden bir yenisi gelir. Allah bizi böyle yarattığı için yeni diş çıkarmaya ve bunu gereği gibi kullanmaya güç yetirebiliriz. Bir ayette Allah bunu insanlara şöyle haber verir:

        "Şüphesiz senin Rabbin, rızkı dilediğine genişletir, yayar ve daraltır. Gerçekten O, kullarından haberi olandır, görendir." ( İsra Suresi, 30)

        Sedat: Acıktın herhalde karnından sesler geliyor?

        Anne fil: Bu sesleri kendi aramızda haberleşmek için biz çıkarırız. Böylece 4km uzaklıktan bile haberleşebiliriz.

        Sedat: Peki kendi aranızda nasıl konuşuyorsunuz?

        Anne fil: Allah alnımızda, insanların duyamayacağı bir ses çıkaran özel bir organ yaratmıştır. Bu sayede diğer canlıların anlayamayacağı şifreli bir dille konuşur, çok uzak mesafelerden dahi birbirimizi duyabiliriz. Gördüğün gibi Allah'ın üstün yaratması biz fillerde de en güzel şekliyle tecelli ediyor. Bunları düşünüp O'na her an şükretmemiz gerektiğini hiç unutma.

        Sedat: Anlattıkların için teşekkür ederim. Şimdi annemin yanına dönmeliyim.

        Anne fil: Hoşçakal Sedat!

        Sedat annesinin yanına giderken, "kimbilir diğer hayvanlarda Allah'ın ne büyük mucizeleri var" diye düşündü...

        Beyza çocuk

        Comment


        • #5
          Cevap: AĞAÇ KORKARSA

          Evet, okurken tüylerimi ürperten, hüzünlendiren ve doğruluğundan da asla şüphe etmediğim bir hatıranı kaleme almışın kardeşim, sana yürekten Teşekkür ediyorum. Organik Tarımla iştigal edenlere bu yazıyı okumalarını, şiddetle tavsiye ediyorum. Bu güne kadar, istediğimiz sonuçları alamayışımızın ve ülke Tarımının, sürekli geriye doğru gitmesinin nedeni, ağaca ve bitkiye bir canlı gibi değil de, cansız bir odun parçası olarak bakmamızdan ve bize para kazandıracak bir makine parçası muamelesi yapmamızdandır. Herkezin, bu olaydan kendisi adına bir ders çıkarması gerektiğini düşünüyorum..

          Comment


          • #6
            Cevap: AĞAÇ KORKARSA

            güzel paylaşım elinize sağlık
            bende bunula ilgili olaylar duydum ağaç korkutmak diye bir şeyler var

            Comment


            • #7
              KOKULU ÇİLEK

              Bir gün, bir çilek fidesi, bir masala misafirliğe geldi. Masal bu ya, "hoş geldin, safa geldin" dedikten sonra tuttu yapraklarından "daha bırakmam seni" dedi. Böylece çilek fidesi, bu masala kahraman oldu.

              Aslında sakin bir bahçenin köşesinde yeşil bir hayat sürüyordu çilek fidesi. Yaşlı bir dede, tombul elleriyle dikmişti onu toprağa. Alaca sakalları vardı. Kapkalın kaşları. İlk yapraklarını güneşe açar açmaz o dedeyi görmüştü çilek fidesi. Dallarına can veren billur suyu onun elinden içmişti.

              Günler günleri, rüzgâr yapraklarını kovaladı. Çilek fidesi, çiçek açtı. İlk meyvesini verdi. Üçgenimsi, çilek kırmızısı, pembe çilli bir çilekti dalındaki. Oooh. Ne mutlu.

              Küçük çilek kısa zamanda büyüdü. Sakallı dedenin tombul elleri onu her seferinde bir daha okşadı. O artık tam bir çilek oldu. Ne çok tombul, ne zapzayıf. Ne açık pembe. Ne kan kırmızı. Tam bir çilekti o.

              Sonra bir sabah vakti arkadaşlarıyla beraber yeşil dallarından ayrıldı çilek. Duyduğuna göre bir çilek sonsuza kadar bu bahçede kalamazdı. Toplanmalı, düzenlice istif edilmeli ve sonraki yerine uğurlanmalıydı. Acaba bundan sonraki yeri neresiydi? Nasıl bir yerdi? Sakallı dedeyi bir daha görebilecek miydi?

              Bekledikleri an fazla gecikmedi. Binlerce arkadaşıyla beraber, tahtadan yapılmış yeni evlerine taşındılar. Sonra kocaman bir şeye yüklenip sallana sallana bir yolculuğa çıktılar. Rrrrnnn diye bir gürültü koptu bu koca şeyden.

              Gittiler, gittiler. En sonunda sallantılar bitti. Demek yeni yerleri burasıydı. Ne çok şey vardı burada. Renk renk, şekli şekil. Burası da bir bahçe miydi acaba? Ama hayır hiç de bahçeye benzemiyordu. Arkadaşlarının fısıltılarından duyduğuna göre buranın adı manavdı ve bahçede büyümüş bütün tanıdıklar buraya geliyordu. Acaba sonra ne oluyordu? Bir çilek, bunu bilemeyebilirdi. Çünkü arkadaşlarından başka bir şey öğretecek kimsesi yoktu. Ne öğretmeni ne annesi ne babası... Yapayalnız bir çilekti o.

              "Şu tepsileri getir" dedi adam yanındaki çocuğa. Kocaman bir şeyi kucaklayıp getirdi çocuk. Sonra bizim çilek ve arkadaşları korkuyla sallandı. Hooop dedi çocuk. Artık yeni yerlerine gelmişlerdi. Şöyle bir salladı, çilekleri düzeltti adam. Sonra ilerledi masanın üstündeki tartının yanından karton kâğıdı alıp geldi. Tepsiye döktüğü çilek yığınının en tepesine koydu onu. "Kokulu Çilek - 3 Lira"

              Şu karşıdaki abuk sabuk şekilli şeyler de neydi öyle? Aaa! Çilek desem çilek değil, çilek değil desem o da değil. Rengi tamam. Tam da çilek kırmızısı. Ama o şekiller. İkisi birbirine yapışık olanlar, elma kadar büyük, armut kadar tombul olanlar... Hem sonra neden çilek gibi kokmuyordu ki bunlar? Hâlbuki bir çileğin yanından geçen herkes "Imm. Şuna bak. Mis gibi çilek kokuyor" demeliydi. Ama yok. Bunlar kokmuyordu ki.

              Adam onlar için de büyük bir tepsi getirtti. Sonra hepsini boşalttı. Çocuk yine hooop dedi. Adam, kartonu aldı masasından onların da en tepesine dikti. "Çilek - 1 lira"

              Kokulu çilek, elbette ki üç'ün bir'den büyük olduğunu bilmiyordu. Ama akşamleyin misafir olduğu tabağa elini uzatıp onu yiyen çocuk, kokulu çileğin pahalı bir şey olduğunu çok iyi biliyordu. "Imm" dedi ağzına götürürken. "Şuna bak. Mis gibi çilek kokuyor bu..."

              Umut çocuk

              Comment


              • #8
                Cevap: AĞAÇ KORKARSA

                evet bitkilerinde dili vardır ve hepside birer canlıdır. Ağaçların duygularıda vardır. onun için bunu anlamak gerekir. Şimdi bu olay normaldir ve yıllardır yaptığım gözlemlerde bu olaylar doğrudur çümkü canlıyı sayın şimşeğin dediği gibi hiçbir zaman makine gibi görmemeliyiz. Bunu evinizde deneye bilirsiniz kuşkonmaz çiçeğine hergün bağırın ve hakaret edin kolay kolay büyümeyecek ve hep solgun duracaktır aynı çiçeğe hergün iltifat edin normalden iki katı büyüyecektir. Ben bir deneme yaptım ve bir süs bitkisine bakonda hergün bağırdım en güzel enzimleri ve gübreleri verdim diğerinee hiç gübre vermedim ama hergün istediği kadar su verdim ve her sabah iltifat ettim haftalıkta senin gübreni veriyorum bu hafta büyüyeceksin dedim. inanın inanmayın siz bilirsiniz hakaret ettiğimden hep daha canlı ve daha parlaktı hemde ondan fazla çiçek ve sürgün verdi. Her canlının duygusu vardır. Anadoluda meyvelere bazen balta sırtı vururlar işte sebebi budur saygılar.

                Comment

                Working...
                X