Çocukluk yıllarıma ait hatıralarım arasında öyle biri var ki gerçekten sıra dışı... Okuduğunuzda, “Hadi be! Hiç olur mu böyle şey?” dedirtecek cinsten bir şey. Bazılarınızın, “Saçma!” diyerek vaktini boşa harcadığını bile düşündüğünü hisseder gibiyim. Fakat her şeye rağmen siz yine de okuyun ve kararı öyle verin.
Bundan yıllar önce, çam ağaçlarıyla kaplı bir ormanın eteğinde, küçük fakat şirin bir bağımız vardı. Bu bağda, envai çeşit üzüm asmasıyla beraber elma, armut ve vişne gibi farklı meyve ağaçları da bulunurdu. Üzüm asmaları arasında, boyu dört metreyi geçmiş genç bir armut ağacı vardı ki hikâyemize konu teşkil eden ağaç, işte bu armut ağacıydı.
Bahsini ettiğim armut ağacının son yıllarda yeşil yaprakları oluyor fakat meyvesi olmuyordu. Tabi bu durum en çok babamı endişelendiriyordu
Babam, “Ağaç dediğin meyvesiz olmaz!” diyor, onun meyve vermesi için çaba gösteriyordu. Birkaç kez aşı denemesi yapmasına rağmen hiçbiri fayda vermedi. Ben, babamın bunca ısrarının sebebini anlayamıyordum, bağda o kadar çok meyveli ağaç vardı ki bu ağacın meyvesinin olmaması bana göre çok da önemli değildi. Ama babam öyle düşünmüyordu.
Bir akşam yatağıma yeni uzanmış uyumaya çalışıyordum. Salonun hafif aralı kapısından odama kadar babam ve annemin konuşma sesleri geliyordu. Onların, meyvesiz armut ağacı hakkındaki konuşmalarını duyuyordum. Babamın, “Armut ağacını korkutmak gerek!” sözlerini duyduğumda şaşırıp kaldım. Artık kapıya kulak kesilmiş bütün dikkatimle onları dinliyordum. Annemin, “İyi ama bunun faydası olur mu?” endişesine, Babam, “Göreceğiz!” diyerek cevap verdi. Kafam allak bullak olmuştu. Armut ağacı nasıl korkutulurdu? Dahası ağaç korkar mıydı? Korkmak insan ve hayvanlara mahsus bir duygu değil miydi? Onları dinlerken salondan odama kadar süzülen sarı ampulün loş ışığı, babamın konuşmasına daha bir gizem katıyordu. Esrarengiz duygular eşliğinde hayaller kuruyordum. O gece uyuyana kadar yatağımda bir o tarafa bir bu tarafa döndüm durdum. Artık sabahın olmasını dört gözle bekliyordum.
Sabah kahvaltısından sonra, Anneme, “Ben de gelmek istiyorum, ağacın nasıl korkutulduğunu görmek istiyorum.” dedim. Annem gülümsedi ve “Tabiî ki gelebilirsin, yalnız olacakları konuşmadan izle ve babanı kızdırma, tamam, mı?” dedi. Çok sevindim, olanları görmek istiyordum.
Az sonra, babam elinde tuttuğu balta ile önde, annem ve ben onun arkasında sessiz adımlarla, armut ağacına doğru yürüyorduk. Heyecandan kalbim küt küt atıyor, içim içime sığmıyordu. Ne olacaksa bir an önce olmalıydı. Babam çok sakindi ve yaptığı işten emin görünen vakur bir hâli vardı. Onu bu haliyle kurban kesmeye giden kasaplara benzetmiştim.
Az sonra kısır armut ağacının altında toplanmış, babamın gür sesiyle yüreklere ürperti salan konuşmasını dinliyorduk. Babam, iki eliyle tuttuğu baltayı, ağacın gövdesine değdirip geri çekiyor, sanki kesecekmiş gibi yaparak armut ağacına tehditler savuruyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: “Bak armut ağacı! Allah seni meyve versin diye yaratmış, etrafındaki ağaçlara bir bak! Hepsinin meyvesi var. Onlar vazifelerini yapıyorlar ama sen, yapmıyorsun! Ben bağımda böyle kısır ağaç istemiyorum. Önümüzdeki yıl eğer meyven olmazsa; şu elimde tuttuğum balta ile gövdeni ikiye ayıracağım. Sonra lime lime parçalayıp odunlarını sobada yakacağım. Aha sana bir sene mühlet!”
Bir sene çok çabuk geçti. Bağda, baharın müjdecisi papatya ve gelincik çiçekleri kırmızı beyaz renkleriyle yere serilmiş bir şark halısını andırıyor, ağaçlar rengârenk çiçekleriyle yeşil üzüm asmaları arasında arz-ı endam ediyordu. Tabi amut ağacı da çiçek açmıştı ama ona karşı hâlâ tereddütlerimiz vardı! Acaba çiçekleri meyveye dönecek miydi? O bahar, bağa her gelişimde armut ağacını kontrol ediyor, dallarını dikkatle inceliyordum, ne de olsa onun yaşamasını istiyordum.
Eylül ayının sonlarında üzümler olgunlaşmış, elmalar kırmızı meyveleriyle ağaç dallarını yerlere kadar eğmişti. Armutlara gelince, onlar sulu ve kocamandılar. Bu arada kısır ağacı merak ettiğinizi biliyorum, evet o ağaç; Allah’ın kendine verdiği vazifeyi idrak etmişti. O güz, diyebilirim ki en çok armudu, babamın korkuttuğu ağaçtan topladık. Evet, kısır ağaç canlanmış, dalları meyveye durmuştu. Sonraki yıllarda da armutları bol oldu o ağacın. Bu arada ağaç, gerçekten korktu mu orasını bilemem. Fakat o olaydan sonra benim ağaçlara olan bakış açım değişti. Bana göre tabiattaki her bir ağaç, diğer canlılar gibi bizi görüyor ve işitiyordu.
İlginç Hikayeler
Gonca Aylık Çocuk Dergisi
Bundan yıllar önce, çam ağaçlarıyla kaplı bir ormanın eteğinde, küçük fakat şirin bir bağımız vardı. Bu bağda, envai çeşit üzüm asmasıyla beraber elma, armut ve vişne gibi farklı meyve ağaçları da bulunurdu. Üzüm asmaları arasında, boyu dört metreyi geçmiş genç bir armut ağacı vardı ki hikâyemize konu teşkil eden ağaç, işte bu armut ağacıydı.
Bahsini ettiğim armut ağacının son yıllarda yeşil yaprakları oluyor fakat meyvesi olmuyordu. Tabi bu durum en çok babamı endişelendiriyordu
Babam, “Ağaç dediğin meyvesiz olmaz!” diyor, onun meyve vermesi için çaba gösteriyordu. Birkaç kez aşı denemesi yapmasına rağmen hiçbiri fayda vermedi. Ben, babamın bunca ısrarının sebebini anlayamıyordum, bağda o kadar çok meyveli ağaç vardı ki bu ağacın meyvesinin olmaması bana göre çok da önemli değildi. Ama babam öyle düşünmüyordu.
Bir akşam yatağıma yeni uzanmış uyumaya çalışıyordum. Salonun hafif aralı kapısından odama kadar babam ve annemin konuşma sesleri geliyordu. Onların, meyvesiz armut ağacı hakkındaki konuşmalarını duyuyordum. Babamın, “Armut ağacını korkutmak gerek!” sözlerini duyduğumda şaşırıp kaldım. Artık kapıya kulak kesilmiş bütün dikkatimle onları dinliyordum. Annemin, “İyi ama bunun faydası olur mu?” endişesine, Babam, “Göreceğiz!” diyerek cevap verdi. Kafam allak bullak olmuştu. Armut ağacı nasıl korkutulurdu? Dahası ağaç korkar mıydı? Korkmak insan ve hayvanlara mahsus bir duygu değil miydi? Onları dinlerken salondan odama kadar süzülen sarı ampulün loş ışığı, babamın konuşmasına daha bir gizem katıyordu. Esrarengiz duygular eşliğinde hayaller kuruyordum. O gece uyuyana kadar yatağımda bir o tarafa bir bu tarafa döndüm durdum. Artık sabahın olmasını dört gözle bekliyordum.
Sabah kahvaltısından sonra, Anneme, “Ben de gelmek istiyorum, ağacın nasıl korkutulduğunu görmek istiyorum.” dedim. Annem gülümsedi ve “Tabiî ki gelebilirsin, yalnız olacakları konuşmadan izle ve babanı kızdırma, tamam, mı?” dedi. Çok sevindim, olanları görmek istiyordum.
Az sonra, babam elinde tuttuğu balta ile önde, annem ve ben onun arkasında sessiz adımlarla, armut ağacına doğru yürüyorduk. Heyecandan kalbim küt küt atıyor, içim içime sığmıyordu. Ne olacaksa bir an önce olmalıydı. Babam çok sakindi ve yaptığı işten emin görünen vakur bir hâli vardı. Onu bu haliyle kurban kesmeye giden kasaplara benzetmiştim.
Az sonra kısır armut ağacının altında toplanmış, babamın gür sesiyle yüreklere ürperti salan konuşmasını dinliyorduk. Babam, iki eliyle tuttuğu baltayı, ağacın gövdesine değdirip geri çekiyor, sanki kesecekmiş gibi yaparak armut ağacına tehditler savuruyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: “Bak armut ağacı! Allah seni meyve versin diye yaratmış, etrafındaki ağaçlara bir bak! Hepsinin meyvesi var. Onlar vazifelerini yapıyorlar ama sen, yapmıyorsun! Ben bağımda böyle kısır ağaç istemiyorum. Önümüzdeki yıl eğer meyven olmazsa; şu elimde tuttuğum balta ile gövdeni ikiye ayıracağım. Sonra lime lime parçalayıp odunlarını sobada yakacağım. Aha sana bir sene mühlet!”
Bir sene çok çabuk geçti. Bağda, baharın müjdecisi papatya ve gelincik çiçekleri kırmızı beyaz renkleriyle yere serilmiş bir şark halısını andırıyor, ağaçlar rengârenk çiçekleriyle yeşil üzüm asmaları arasında arz-ı endam ediyordu. Tabi amut ağacı da çiçek açmıştı ama ona karşı hâlâ tereddütlerimiz vardı! Acaba çiçekleri meyveye dönecek miydi? O bahar, bağa her gelişimde armut ağacını kontrol ediyor, dallarını dikkatle inceliyordum, ne de olsa onun yaşamasını istiyordum.
Eylül ayının sonlarında üzümler olgunlaşmış, elmalar kırmızı meyveleriyle ağaç dallarını yerlere kadar eğmişti. Armutlara gelince, onlar sulu ve kocamandılar. Bu arada kısır ağacı merak ettiğinizi biliyorum, evet o ağaç; Allah’ın kendine verdiği vazifeyi idrak etmişti. O güz, diyebilirim ki en çok armudu, babamın korkuttuğu ağaçtan topladık. Evet, kısır ağaç canlanmış, dalları meyveye durmuştu. Sonraki yıllarda da armutları bol oldu o ağacın. Bu arada ağaç, gerçekten korktu mu orasını bilemem. Fakat o olaydan sonra benim ağaçlara olan bakış açım değişti. Bana göre tabiattaki her bir ağaç, diğer canlılar gibi bizi görüyor ve işitiyordu.
İlginç Hikayeler
Gonca Aylık Çocuk Dergisi


Comment