fidan ve peyzaj fırsatları fidanligi.com’da

Duyuru

Collapse
No announcement yet.

GELECEĞİ HAZIRLAYAN ELLER

Collapse
X
 
  • Filter
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts

  • GELECEĞİ HAZIRLAYAN ELLER

    Anne Beni Sever misin?

    İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:
    -Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?
    - Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum.

    Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.

    Her şey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda… Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu.
    Nerelere gitsin ki? Annesi kapattı telefonu.
    Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:

    -Sana yardim edeyim mi ? Dedi en sevimli halini takınarak.
    Annesi manalı manalı baktı:
    -Hayırdır. Bir yaramazlık filan ? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.

    Yorgunluk nasıl bir şeydi ? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır :
    -Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni, diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

    Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

    -Annecigim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.

    -Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.

    Bu kelimeden nefret ediyordu.'Yorgunum, Yorgun olduğumdan, böyle yorgun, yorgunken'

    -Anneciğim sen yorulma, diye...

    -Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.
    Hani siz yoruluyorsunuz ya...Eeee....Bende oynamaktan yoruluyorum.Ne yapayım bilmem???...

    Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden.
    Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.
    -Mum da yok !! diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla.

    Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin koynunu düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavsan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı.
    ''Bak deli tavsan'' diyerek parmaklarını oynattı.Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavsan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı. Neden sonra ışıklar geldi.

    Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti. Birden kanepeye koştu.
    Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.
    Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.

    Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.
    Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşçasına aralanan gözleriyle mırıldandı:
    -İşin bitince beni sever misin anne? dedi.

    Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.



    Hikaye: Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

  • #2
    Cevap: GELECEĞİ HAZIRLAYAN ELLER

    ÇOCUKLARA ALLAH(C.C) KAVRAMINI DOĞRU ÖĞRETMEK


    Aile, çocuğun dini gelişiminde, en fazla etkiye sahiptir

    25/10/2008




    Aile, çocuğun dini gelişiminde, en fazla etkiye sahiptir. Birey, diğer tüm davranışlarının şekillenmesinde olduğu gibi, ALLAH inancı ve diğer dini içerikli konularda da, ailenin etkisi altında kalır. Özellikle 2-6 yaşları arası çocuklar, kolay inanırlık ve taklit özellikleri gereği, anne-babanın her söylediğine inanır ve onların her yaptıklarını taklit etmeye çalışırlar. Bunu yaparken de, ne bir şüphe duyar, ne de itiraz etmeyi düşünürler.
    Bu dönemde çocuğa verilen dini eğitim, bu konularda kullanılan ifadeler, özellikle de korkutucu yaklaşımlar, onun dini gelişimi açısından son derece önemlidir. Örneğin, ALLAH ile ilgili olarak, “ALLAH seni gökten izliyor, sana ceza verecek”, “Yaramazlık yaptığında seni cehenneminde yakar”, “ALLAH seni taş eder” vb. ifadeler, ALLAH’ı çocuğun zihninde ceza veren bir varlık olarak algılamasına yol açacaktır. Çocuğun yaramazlık olarak değerlendirilen davranışlarıyla baş edebilmek için, “ALLAH” kavramını kullanmak, her ne kadar bilinçsizce yapılıyor olsa dahi, son derece yanlış ve tehlikelidir.

    Bu şekildeki yanlış din eğitiminin, yanlış bilgilendirme ve yönlendirmenin en önemli etkisi, çocuğun kişilik yapısı üzerinde olacaktır. ALLAH, ahiret, cehennem vb. dini konuları, birer korku unsuru olarak algılayan çocuklar, ailelerin bu konulardaki ısrarlı korkutmaları karşısında zamanla bu korkularını daha da derinleştirerek, çeşitli gelişim sorunları yaşayabilirler. Ayrıca, ALLAH ve din ile ilgili konuları, olumsuz duygu ve düşüncelerle değerlendirebilirler.



    Çocuklar, her şeyden önce ilgi ve sevgiye ihtiyaç duyarlar. Bu anlamda, ilgi ve sevgi gördüklerine yaklaşır, korku ve baskı gördüklerinden kaçınmak isterler. Aslında yetişkinler de aynı yapıdadırlar. Ama çocuklarda bu yönelimlerin oranı daha yüksek olur. Çünkü onlar, korku ve baskıyı göğüsleyebilmede bir yetişkin kadar güçlü olamazlar. Bu nedenle, çocukların zihinlerindeki ve kalplerindeki ALLAH anlayışı, kesinlikle onları seven ve onlarla sevgi ve merhametle ilgilenen bir varlık şeklinde olmalıdır.

    Yine çocuklar, özellikle hayatın ilk yıllarında, dış dünyaya güvenip güvenmeme konusunda bir tür karar geliştirirler. Bu anlamda güven duygusunun gelişmesi, çocukların kendi dışındakilerin güvenilir ve tutarlı olup olmadıklarını bilmelerini ifade eder. Özellikle de ihtiyaçları olduğunda, bunu giderecek kimseler bulunmadığında güvensizlik duygusu geliştirirler. Bu duygu doğumdan itibaren ilk iki yıl içinde yeterince gelişmediğinde, daha sonraki yıllarda çocuğun sorunlu olmasına yol açabilir.
    İşte bu noktada, öncelikle anne-babaya düşen görev, çocuğu sağlıklı ve doğru bir din eğitimi ile, sevecen, tutarlı, güvenilir bir kaynağa yöneltmektir. Yani çocuktaki güven eksikliğini yok etmeye çalışmaktır. Eğer anne-babalar, hurafelere dayanmayan ve katı yaptırımlarla hayatı zorlaştırmayan, en azından çocuk açısından bakıldığında, onun çocukça yaşantı ve düşüncelerini baskılamayan bir dini inanca sahip iseler, bu çocuğun güven duygusunu pekiştirmesi yahut geç de olsa kazanmasında olumlu rol oynar. Anne-babanın dini inançları vasıtasıyla kazandıkları iç güvenlik duygusu çocuğa geçer ve bebeğin dünyanın güvenilir bir yer olduğunu anlamasına yardımcı olur.

    Bu güven duygusunun gelişimi, ileri hayattaki güven duygusunun yaşanma şeklini belirleyecek kadar önemlidir. Bu nedenle, onlara kızan ve ceza veren bir ALLAH anlayışı, onlarda güven oluşturmayacaktır. Üstelik yetişkinlerin, ibadet ve dua gibi dini davranışlarla yöneldikleri ve en güçlü olduğunu söyledikleri ALLAH isimli varlığın, çocuklara kızan ve onları cezalandıran birisi olması, çocuğun tüm hayata ve dış dünyaya olan güvenini temelli sarsacaktır.

    Mademki ALLAH bu kadar büyük ve güçlüdür, o halde onun tutarlı ve güvenilecek bir varlık olması son derece önemlidir. Aksi halde çocuk için dış dünya, korku ve güvensizlik kaynağı olmaktan başka bir anlam ifade etmeyebilir.
    O halde, çocuklara dini konular ve özellikle ALLAH kavramı öğretilirken, ALLAH’ın onları seven, onlara merhametle yaklaşan, bir varlık olduğu anlayışı öne çıkarılmalıdır.

    Bu anlayışla yetişen çocuk, ALLAH’tan korkarak kaçmak yerine, O’nu her zaman kalbinde duyarak, kendini güvende hissedecektir. Önemli olan onun “ALLAH çocuklara kızmaz ve onları cezalandırmaz; aksine, onlara merhamet eder ve onları sever” şeklinde düşünebilmesini sağlayabilmektir.

    Bu inanç ve anlayış çocuğun zihnine yerleştirildiğinde, hem sağlıklı bir dini gelişime imkân sağlanabilecek, hem de onun temel güven duygusu, olumlu bir şekilde kişiliğinde yer alacaktır. Böylece çocuk, hayatının her aşamasında güven duygusu yeterince gelişmiş olmanın yanında, kendi dışındaki dünyayı ve insanları sevmeyi ve sevilmeyi de doğal bir yaşantı haline getirebilecektir

    Comment


    • #3
      Doğmamış Oğluma Mektup

      Doğmamış Oğluma Mektup

      Ben Anneyim / Mine İzgi

      Önümde bir sürü çocuk resmi… Mavi gözlü, kırmızı yanaklı, simsiyah saçlı… Gözlerinde sevinç, yüzünde mutluluk pırıltıları olan…

      Ve ben yavrum, sen daha dünyada yokken, o çocuklara bakıp bakıp seni düşünüyorum. Ve seni daha şimdiden çok, ama çok seviyorum. Belki de beni ayakta tutan, ufukta umut bulutlarımı dolaştıran sensin, her şeyimsin sen benim. O pembe yanaklarına, sıcacık buseler kondururken, minicik ellerini sımsıkı tutacağım. Cennet kokan saçlarını okşarken, minik başını göğsüme dayayıp, kalbimin senin için nasılda çarptığını sana dinleteceğim…

      Bu yeryüzü denilen alemde yalnız olmadığını sana ezberleteceğim yavrum. Benim yalnızlığıma nispet, senin yalnız olmadığını görecek ve benim çektiğim acıları çekmeyeceksin. Annen seni o kadar çok seviyor ki, senin acı çekmene asla müsaade etmeyecektir. Sen de büyüyünce bunları çok iyi anlayacak ve çocuklarına benim sana davrandığım gibi şefkatli kollarına sarılacaksın.

      Sevgili yavrum, şu yeryüzüne bir bakınca seni nelerin beklediğini, seni nelerden korumak istediğimi, şimdiden sana anlatmaya başlıyorum. Dinle…

      Yeryüzü… Canlıların yaşadığı ve çoğaldığı yer. Ama ne acı ki, dünyayı yaşanmaz hale getiren insanlar var. Zulmeden, öldüren, kan akıtan insanlar… Acaba bu insanlık dramı ne zaman duracak? Ne zaman kan kokan topraklarda renk renk çiçekler açacak? Acaba hiç gelmeyecek mi o tatlı seher rüzgarları? Çocuklar özgürce uçurtma uçurtmayacak mı mavi gökyüzüne? Ya sen yavrum?!... Seni karamsarlıklar diyarına yuvarladığımı sanma. Geleceğin ve yaşamak zorunda olduğun dünyayı iyi tanı… İşte burası, bizlerin de yaşamaya çalıştığı dünya. Evet, burası dünya…

      Ama umutluyum… Senin varlığından gelen bir kuvvetle umutluyum. Sen ve senin gibiler, ters esen rüzgarın yönünü düze çevireceksiniz. Ve ben bu yolda hep seninle beraber olacağım bir tanem… Ve ömrün, bahar çiçeği gibi açacak. Ömür defterini nasıl dolduracağını sana ben öğreteceğim.

      Bilmelisin ki, bir defa ele geçen ömür baharı, insan hayatında bazen billur billur akan bir suya benzer… İnsan o akışta resmini görebilir. Bazen güllerle bezenmiş has bahçe gibi bütün güzel kokuları üzerinde toplar. Bazen de bir bataklık misali sere serpe uzanır. Bazen yol üzerinde biten dikene benzer. Bazen azgın akan seller gibidir, başını rast gele taşlara vurur. Fakat yavrum, senin ömrünü nasıl bezeyeceğini ben sana anlatacağım. Her şeyi, seni daha iyi yetiştirmek için öğrenip, sana o ılık sesimle ben anlatacağım. Dinlemeye devam et…

      İsmini Fatih koyacağım. Ama öncelikle seni fetih yürekli bir delikanlı olarak yetiştireceğim. Başaracakların belki insanlık tarihini değiştiremeyecek, ama senin yazgını değiştirecektir. Şimdi ben, geçmişte yapamadığım şeyleri hayal etmektense, gelecekte seninle birlikte yapmak istediklerimi hayal etmeye başladım. Ayrıca sana da hayallerine nasıl yüzme öğreteceğini de anlatacağım. Mesela ben, başıma gelen acı ve üzüntülü şeyleri bir zarfa koyup, K.K.K. hızlı servisine postalamayı öğrendim. K.K.K. ne mi? Kaderin Kapalı Kutusu… Sana da öğreteceğim.

      Sana nedenlerin ardındaki nedeni anlatmaya çalışacağım. Çünkü o zaman yalın bir dünya kapılarını sana açacaktır sonsuza kadar…
      Camdan baktığında dünyanın sesini hiç duymayanlara inat, ben sana şimdiden dünyanın sesini dinleteceğim. Birlikte sessiz dünyanın, keşfedilmeyi bekleyen hayatını fark edeceğiz.

      Ezanla öten kumruyu, yaşadığımız şehrin olağan sesini, ağaçların uğuldayan yapraklarını, sokak lambalarından sızan ışık huzmesinin helezonik dansını, bugüne kadar duymadığın tüm sesleri sana dinleteceğim…

      İyi öğren oğlum, geminin rotasını kaptan belirler. Hayatın rotasını ise, kişinin kendi düşünceleri… Sağlıklı ve doğru düşüncelere sahip olmanı sağlayacağım. Çünkü sadece kirletilen soluduğumuz hava değil, asıl kirletilen düşüncelerimiz. Onun için tertemiz düşüncelere sahip olman için çalışacağım.

      Maratonu hangi koşucular kazanır biliyor musun bir tanem? Tabi ki antrenmanlı olan koşucular… İşte şimdiden antrenmanlara başlamalısın. Onun için bunları sana anlatıyorum. Geleceğin en iyi evladını yetiştirmek için… Biliyorum az kaldı, kısa bir zaman sonra seni kucağıma alacak ve doya doya o cennet kokunu içime çekeceğim.

      Biliyorum, her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı, her müşkülün bir salahı vardır. Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi… Biliyorum, her külfetin arkasında bir nimet ve her sıkıntının ardında da bir ferahlık vardır. İşte ben de, bu büyük nimet için, tarifsiz bir mutlulukla seni bekliyorum yavrum.

      Seni büyük bir özlemle bekleyen annen.

      Comment


      • #4
        Cevap: GELECEĞİ HAZIRLAYAN ELLER

        Yeryüzü bir okul...


        Anneler habire yakınıyor. Meyve yemiyor çocuğum, sebze yemeklerine kaşık sürmüyor! Varsa yoksa hamburger, tost... Yemezler... Meyveleri tanıyorlar mı ki yesinler! Nereden geliyor o yaratıklar, hangi dünyadan?

        Yerde mi bitiyorlar, gökte mi, hangi fabrikanın malı bunlar?.. Meyvelerin geldiği dünyayı bilmiyor şehirli çocuklar. Ağaçları hiç tanımıyorlar; bir ağacın dalında meyvenin salınışını, kızarıp olgunluğa duruşunu görmüyorlar. Görüp de canları çekmiyor, şöyle sulu armutları, kokulu elmaları, soyulunca kokusu odayı dolduran portakalları... Dalından ceviz koparıp ellerini kınalamamışlar, kekre eriği dişleyip yüzlerini buruşturmamışlar. Sonbaharda ham ayvayı ısırıp dişlerinden olmamışlar... Demem o ki çocuklar yeryüzüne yaklaşamıyor artık.



        Okullar, okudukları kitaplar da yaklaştırmıyor çocukları yeryüzüne. Çocuk kitaplarının pek çoğunun dilinde çocuksu bir ışıltı, bir zıpzıp zıplayış, bir kıpır kıpır kıpırdayış, çın çın bir çınlayış yok. Nasihat, akıl hocalığı, iyi ahlak dersi... İyi de hayat nerede hayat! Çocuklar üstüne konuşmaya duran eğitimciler büyük cinayetler işliyor. Çocukların zihinlerine filan düşünceleri 'nakşetmek'ten, 'kazımak'tan; filan fikirleri, alışkanlıkları 'aşılamak'tan söz açıyorlar. Aman Allah'ım, cinayet! Nakşetmek, kazımak, aşılamak... Çocukları önce bir insan gibi görmediklerini ele veriyorlar. Bir taştan, ağaçtan söz ediyorlar sanki.



        Allah'tan çocuk dilinden anlayan yazarlar, şairler de var. Sayıları pek az, ama tertemiz dilleri, duruca bir bakışları sığınak gibi çağırıyor çocukları. Hayatın, okulun, televizyonun zihinlerinde bıraktığı pasları onların şiirleriyle, masallarıyla silebilir çocuklar. Muştu Yayınları'nın, insanda bir çiçek bahçesine giriyormuş hissi uyandıran cıvıltılı kitapları bu türden yayınlar. Hayatı, bir oyunun içinden geçerek öğretiyor. Müşfik, sevgi dolu, güvenle gezebileceğiniz bir bahçe... Lezzetli Meyveler, Besleyici Sebzeler, Yağmur Damlaları, Top Kuyrukların Cevizleri, Pamuk Dede'nin Gülleri... Ne şeker şey onlar...



        Benim, çocuk kitaplarına dair karamsarlığımı birazcık unutturan yazarlardan biri, Bestami Yazgan'dır. Masallar, öyküler, şiirler yazıyor. Apaydınlık, hayatın bütün cıvıltısını, sıcaklığını sevgiyle tutuşturan bir dili var. Bizim Ayşe'nin en çok sevdiği yazar. Masal Denizi'ni, Uçtu Uçtu Şiir Uçtu'yu ben de sevinçle okumuştum. Şimdi de Masal Salıncağı'nı (Timaş Çocuk Yayınları) göndermiş. Kitabın hemen başında, 'Domatesin Çekirdeği' başlıklı nefis bir masal var. "Sebzeler Ülkesi diye bir ülke varmış. Bu ülkenin her şehrinde sadece bir sebze yetişirmiş. O şehir de yetiştirdiği sebzeden alırmış adını..." Masal Salıncağı'nda sebzeleri, ağaçları, kuşları, dağları, ırmakları, çiçekleri, mevsimleri, rüzgârları tanıyor çocuklar. Bir odayı dolaşır gibi geziyorlar onların arasında. Bestami Yazgan da bir öğretmen, ama o kazıyıcı, nakşedici olanlardan değil.



        Bir sevincim de Dağlarca'nın çocuk kitaplarının yeniden yayınlanışı... O harikulade Çocuk ve Allah'ın şairi, çocuklar için de şiirler yazdı hem de çok. Dağlarca Çocuklarda dizisinden, Okulumuz 1'deki, Okulumuz 2'deki, Okulumuz 3'teki yayınlandı en son. Kimi didaktik şiirlerini yadırgamadım değil, ama dağlarca nesnelerden, ağaçlardan, kuşlardan, okuldan, arkadaşlardan söz açtığında, çocukları alıp bulutların üstüne çıkarıyor.



        Sevimli, neşeli çocuk kitaplarından açmışken, asıl Kök Yayınları'nın gönderdiği o kocaman paketten çıkan birbirinden değerli eserleri unutuyordum. Gülten Dayıoğlu, Mehmet Güler, Abdülkadir Budak, Mustafa Ruhi Şirin, Hasan Latif Sarıyüce, Refik Durbaş, Aysel Korkut, Ahmethan Yılmaz gibi usta çocuk edebiyatçılarının kitapları var Kök'te. Dili, işçiliği ve basımıyla özenli...



        İyi kitaplar elbette bir okul çocuklar için fakat ben, en büyük okulun hayat olduğunu savunanlardanım. Kırların, yağmurların, rüzgârların uğultusunun, kuşların gökyüzünde çizdiği dairelerin, meyvelerin daldaki ışıltısının öğrettiğini hiçbir okulun ve kitabın öğretmediğini düşünüyorum. J. J. Rousseau gibi 'Salıverin çocukları tabiata!...' diyesim geliyor.

        Comment


        • #5
          Keşfedilmeyi Bekleyen Dünya: Çocuklarımız

          Günümüz cemiyet hayatına hâkim olan değişme, yeni yapılan­ma, hızlı teknolojik gelişmeler çocuklarımızın talim ve terbiyesini ve ahlakını da tesir altına almakta, bu gelişmeler ışığında büyüyen çocuğun farklı karakter çizgileri taşımasına sebep olmaktadır. Çocuğunuzun mükemmel bir insan olmasına karar vermeniz demek aile huzurunuza, güvenli bir geleceğe, mutlu bir hayata karar vermek demektir.

          Çocuğunuzu gerçekten çok mu seviyorsunuz? Onun sevilen, arkadaşları tarafından ilgi duyulan, en iyiler ve numune insanlar arasında gösterilen bir fert olmasını istiyor musunuz? 0 zaman iş size düşüyor demektir. Çünkü onun ilk muallimi ve terbiyecisi, model olarak aldığı kişi sizsiniz.

          Çocuğunuzu mükemmel hâle getirmek için en evvelâ şu suâli kendinize sormalısınız. Biz iyi bir an­ne baba, aynı zamanda çocuğun dilinden anla­yan, onunla iyi münâsebet kurabilen, rehberlik ya­pabilme kabiliyetine sahip bir eğitimci miyiz? Bu so­ruların cevabı menfî ise o zaman iş işten geçmeden değişmenin tam zamanı. Bu işe önce kendinizden başlamalısınız.

          Günümüz cemiyet hayatına hâkim olan değişme, yeni yapılanma, hızlı teknolojik gelişmeler çocukları­mızın tâlim ve terbiyesini ve ahlâkını da tesir altına al­makta, bu gelişmeler ışığında büyüyen çocuğun fark­lı karakter çizgileri taşımasına sebep olmaktadır.

          Çocuğunuzun mükemmel bir insan olmasına ka­rar vermeniz demek aile huzurunuza, güvenli bir ge­leceğe, mutlu bir hayata karar vermek demektir.

          Bu işte ilk adım çocuğunuzu tanıyarak kabili­yetlerini keşfetmektir. Çünkü her çocuğun parmak izi, retina çizgileri, kokusu farklı olduğu gibi zihin dünyasının ve hâdiselere verdiği tepkilerin de farklı olacağını bilmek gerekir. Yanlış olduğunu bildiğiniz halde kendi çocuğunuzun başkalarının çocukları gibi olması için yanlış yönlendirmeler, her defasında ona başka çocukların örnek gösterilmesi, ulaşamayacağı hedefe zorlamak onun körpe dimağına ve ruhuna vurulan manevî darbelerdir. Farkında olmadan bırak­tığınız her kötü hâtıra ise çocuğunuzun düşünce dünyasında silinmez izler bırakacak ve onun mutsuz bir fert olmasına yol açacaktır.

          iyi bir gözleyici olun. Onun içinde bulunduğu ru­hî durumu hissetmeye çalışın. Çünkü her çocuğun içinde bulunduğu gelişme devresine âit ihtiyaçları ve sıkıntıları farklıdır. Onu ilk keşfeden siz olun. Yaşadı­ğınız münâsebetlerinizde çocuğun bir sıkıntıyla karşı karşıya olduğunu görüyorsanız onu dinleyin, ona de­ğer verdiğinizi hissettirin. Çünkü değerli olmak, sevil­mek çocuğunuzun ekmek gibi, su gibi, hava gibi te­mel ihtiyaçlarından biridir. Bu ihtiyaçlarını yeterince karşılayamayan çocuklar büyüdüklerinde neyi sevip sevmeyeceklerini bilemeyen, sevgiye hasret, kuru ve renksiz bir iç dünyaya sahip fert olurlar.

          Zorba yasaklardan mutlaka kaçının. Bu çeşit ya­saklama ve kısıtlamalar çocuklarda bulunan alışkan­lıkları, büyüklerdekinden daha fazla kesinleştirir. Ço­cukların sadece yasaklanan şeyleri akıllarına takmak gibi bir saplantıları vardır. Büyüklere karşı o şey önü­ne geçilmez bir çekicilik kazanır onların gözünde. Bu sebeple kısmen veya kısa süreli durdurucu ve gemle-yici davranışlara isyan ederler. Ona tahsis edilmiş ne varsa onun malıdır. Lütfen onlara yersiz müdâhalede bulunmayın. Bu durum çatışmalara sebep olduğu gi­bi onun sevgisini de kaybetmesine yol açacaktır. Her şeyin ölçülü olanı fâidelidir.

          Saatlerce nutuk çekmeyin. Çünkü çocuklar söy­lediklerinize değil, yaptıklarınıza dikkat eder ve onla­rı taklit ederler. Böylece büyüdükçe sizin kötü hare­ketlerinizin kopyası birer insan yetiştirmiş olursunuz.

          Çocuklarınızın hata yapmasından korkmayın. Hata, çocuklarınızın gelişmesine, kendilerine olan öz güvenlerinin artmasına vesîle olur. Ona sadece doğru ve yanlış olanı anlatın. Yanlış yapmaktan korkan ço­cuklar deneme kabiliyetini kaybederler.

          Çocuklarınıza mutlaka zaman ayırın. Çünkü ha­yatınızın hiçbir devrinde bitmemiş işlerinizden başını­zı kaldıramayacak, onlara zaman ayıracak fırsat bula­mayacaksınız. Ailesiyle yeterince baş başa olmayan çocukların zihinleri ve kalpleri karışıktır. Eften püften şeyleri etraflarına bahane olarak göstererek dikkat çekmek ve ailesinin kendisiyle ilgilenmesini sağlamak maksadıyla menfî davranışlar içerisine girer. Böyle ço­cuklar umumiyetle başarısız ve mutsuzdurlar. "Niye başarısızsın?" sorusuyla karşılaştıklarında halının ren­gi, masanın eğri durması gibi basit mazeretlerle kar­şılık verirler.

          Bizce kötü veya uyumsuz çocuk yoktur. Yalnız­ca yaptığımız hatalar sebebiyle yanlış şekillendirdiği­miz, dilini anlamadığımız, münâsebet kuramadığımız çocuklarımız vardır. Bu yüzyılın gençliği yâni bizim ço­cuklarımız aslında çok şey istemiyorlar bizden; biraz sevgi, biraz ilgi, biraz manevî destek istiyor onlar. Ha­ni biz de o yaşlarda aynı şeyleri istemiyor muyduk? Lütfen kasayı açtığımızda, paraları gördüğümüzde yüzümüzde beliren tebessümü onlara da gösterelim. Onlar bizim gerçek hazinemiz.

          Çocuklarınıza yetişkin insanlar gibi davranın, fakat yetişkin insan davranışları beklemeyin. Böyle­ce onlara mesuliyetini bilen, cemiyete kendini kabul ettirmede zorluk çekmeyen, kariyer sahibi sağlıklı bir kişilik yüklemiş olursunuz.

          BIlISIMGELISIM.COM

          Comment


          • #6
            Cevap: GELECEĞİ HAZIRLAYAN ELLER

            ÇOCUĞUN İHTİYAÇLARI


            Çocuklar bir günde bebeklikten okulöncesi döneme geçmezler.

            26/02/2008




            OKUL ÖNCESİ ÇOCUĞUN İHTİYAÇLARI



            GÜVEN

            SEVGİ

            HAREKET

            ANLAYIŞ

            İLGİ

            ÇEVRE



            Çocuğa sevgi ve anlayış ile yaklaşarak ona güven duygusunu vermemiz gereklidir.Bunu verirken çocuğun hem kendi akranları ile hem de yetişkinlerle kurduğu çevreyi göz önünde bulundurmamız gereklidir.Okul öncesi dönemdeki çocuğu ihtiyaçlarını anlaya bilmemiz için önce çocuğun kim olduğunu ve çevresel sorunlarını bilmemiz gereklidir.



            Okulöncesi Çocuğu Kimdir?



            Çocuklar bir günde bebeklikten okulöncesi döneme geçmezler. Siz çocuğunuzun ne kadar aksi ve işbirliğine girilmesi ne kadar zor bir çocuk olduğunu düşünüp durur ve bu duruma üzülürken bir süre sonra çocuğunuzun gerçekten büyümüş olduğunu, bir bebek gibi değil de bir çocuk gibi davrandığını fark edersiniz. En azından günün büyük bir kısmında böyle davranır. Bir çocuğu çocukluk dönemine sokan asıl değişmeler 2,5 – 3,5 yaşları arasındaki değişmelerdir.



            Çocuklar bir günde bebeklikten okulöncesi döneme geçmezler. Siz çocuğunuzun ne kadar aksi ve işbirliğine girilmesi ne kadar zor bir çocuk olduğunu düşünüp durur ve bu duruma üzülürken bir süre sonra çocuğunuzun gerçekten büyümüş olduğunu, bir bebek gibi değil de bir çocuk gibi davrandığını fark edersiniz. En azından günün büyük bir kısmında böyle davranır. Bir çocuğu çocukluk dönemine sokan asıl değişmeler 2,5 – 3,5 yaşları arasındaki değişmelerdir.



            Bir okulöncesi çocuğu dil gelişimi sayesinde artık daha az şey yapmaya daha çok şey söylemeye başlar. Becerileri artar ve daha çok şeyi başarır. Daha çok şeyi başardığını hissettikçe kendini daha çok içinde yaşadığı dünyanın bir parçası sayar ve o dünyayı genişletmek için daha çok zaman ve enerji harcar. Çocuğunuzun kendi kendine soyunma, yemek yeme ve ayakkabılarını giyme gibi becerileri arttıkça size daha fazla zaman kalır; ancak bu kez de kalan zaman çocuğun büyüleyici zihin gelişimini keşfetmek ve izlemekle geçer. Günden güne daha çok şeyi hatırladığını, daha önce öğrendiği bir şeyi unutmayıp yeni bir durumda kullandığını, isteklerini ertelemede zorlandığını ama seçim şansı verildiğinde basit seçimleri yapabildiğini görürsünüz.



            Okulöncesindeki çocuklar kendi etkinliklerini yetişkinlerin yaptığı gibi, hareket, düşünme ve duygulanım olarak ayrıştıramazlar. Bedenlerini kendileri olarak düşündükleri için bedenin gücü ve ne ölçüde etkili kullanıldığı her iki cinsiyet için de önemlidir. Bedeniyle yaptığı bir işte başarısız olan çocuk kendini tümüyle başarısız hisseder. Kendi gücünü bilmek, kendini ortaya koymak ve başarabileceklerini görmek ister. Yürüyebildiğini bilir, fakat ne kadar hızlı yürüdüğünü görmek ister, tırmanabildiğini bilir, fakat gördüğü bir duvara tırmanıp tırmanamayacağını merak eder. Bilek kuvvetiyle kaldıramadığı bir eşyayı omzuna kuvvet vererek kaldırabileceğini görür. Deneyimleri sonunda bizim için sıradan olan pek çok şeyi keşfeder. Örneğin, ayaklarını bir araya getirerek topu durdurabileceğini, avuç içinde ıslak kumu taşıyabileceğini fakat kuru kumu taşıyamayacağını, bayır aşağı koşabileceğini oysa bayır yukarı koşamayacağını, bir tahtanın üstünde elleri iki yana açık olarak yürüyebileceğini fakat lolipopu ağzına koymak istediğinde düşeceğini yaşayarak öğrenir.



            Bedeni ve zihni birlikte hareket ettiği için televizyonda dört nala giden atları gördüğünde kendisi de odada öyle koşar, bağırır, zıplar ve yerinde duramaz. Duygularını da hala bir ölçüde bedeniyle ifade etmeye devam ettiği için kızınca ağlayıp kendini yere atabilir. Sevgisini göstermek için gelip sık sık sizi öpebilir. Bu davranışlar içindeki bir çocuk, özellikle kalabalık yerlerde bu tür duygu gösterimleri sebebiyle utandırılmamalı ve fiziksel ceza uygulanmamalıdır. Bir okulöncesi çocuğa sahip olmanın en zor tarafı, onun duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını kabul etmek ancak onu incitmeden bunların uygun biçimde nasıl ortaya konulacağını öğretmektir.

            Comment


            • #7
              Cevap: GELECEĞİ HAZIRLAYAN ELLER

              Tanıdıklarıma bu yazılarınızı önereceğim.Her ne kadar kitap almakta zorlansalarda.(Alışkanlık olmadığı için.)Genel olarak sigara alışkanlığının çok azı bile okumada olsaydı diyorum.

              Comment


              • #8
                Cevap: GELECEĞİ HAZIRLAYAN ELLER

                Tabiki sizlerin de katkıları ile, insanlık için en önemli unsur olan, değer olgusunu kendimize ve çocuklarımıza kazandırmaya gayret edeceğiz inşallah.

                Comment


                • #9
                  Gençler Nİçin Karamsar?

                  Ülkemizin ağır bir ekonomik krizden geçtiği bir gerçek. Halkın ayaklandığı, yağmanın yaşandığı, iflası ilan etmiş Arjantin'le kıyaslayanlar çok. İstiklal Harbimiz sırasında bile bu kadar ciddi bunalımla karşılaşmadığımızı uzmanlar ifade ediyorlar.

                  Önce deprem, sonra Başbakanla Cumhurbaşkanının Milli Güvenlik Kurulu'ndaki çatışmaları, derken ABD'ye terörist saldırı ile artık ekonomik darboğaz sürekli bir hal aldı.

                  Ülke giderek küçülüyor, vatandaşın geliri azaldı, enflasyon tekrar patladı ve işsizlik çığ gibi arttı.

                  Zaten tabiat olarak hassas ve dalgalı mizaca sahip olan genç neslin morali, bu durumdan fazlasıyla etkilenmiş durumda. Karamsarlık neredeyse gençlerin hakim mizacı haline geldi.

                  Bu yüzden günümüzde ergenlerin çoğunda; kendisinin ve dünyanın geleceği konusunda kötümserlik mevcuttur. Muhtemelen, kendi koltuklarını korumaya ülke insanlarına yardım etmekten daha fazla önem veren politikacılar da bu karamsarlığı körüklemektedir. Çürümüş, yoz ve duygusal bakımdan tavizkar politikacı, avukat, hakim, din adamı, emniyet görevlileri ve spor yıldızlarının gazete ve televizyon haberlerinde devamlı boy göstermeleri de genci hayal kırıklığına sürüklemektedir. Ayrıca televizyonda gördüğü zengin ülkelerin bombaladığı yoksul insan manzaraları;

                  kolu-bacağı, vücudu parçalanan çocuk görüntüleri; haksızlığa ve çıkarcılığa dayanan ucuz politikalar karşısında delikanlının ürküntüye kapılmasına şaşmamak gerekir.

                  Liseli gençlik umutsuz Lise öğrencileri arasında yapılan bir araştırma,

                  gençlerin büyük bölümünün durumunu iyi göremediğini ve geleceğe ilişkin

                  endişeler taşıdığını ortaya koymuştur. İstanbul Vakfı tarafından yapılan araştırmaya göre,

                  gençlerin yüzde 53'ü "gelecek ve güven kaygısı" taşımaktadır,

                  yüzde 43'ü durumundan memnun değildir. Öğrencilerin yüzde 26'sı okullardaki kültürsanat

                  etkinliklerinin yetersizliğinden, yüzde 24'ü çete faaliyetlerinden,

                  yüzde 19'u sigara kullanımından ve yüzde 14'ü madde bağımlılığı olaylarından şikayetçidir.

                  Üniversiteliler farklı mı?

                  Zıorlu ve uzun yıllar süren aşamalardan geçerek üniversiteye kapağı atma şansını

                  yakalamış gençlerimiz de dertlidir, problemlidir. Fakülteyi bitirdikten sonra çalışabilecekleri işin

                  ve kolay başarının onları beklemediğini görmektedirler. Ülkemizde üniversite maalesef gencin dışı ve kılıkkıyafetini dikte ettirmeyi ilk görev sanan zihniyetin elindedir. Ayrıca üniversite diploması

                  almadan kendi yollarını bulmuş ve başarı kazanmış insanları çevrede gören genç, öğrenimden soğuyabilmektedir. Ne yapmalı?

                  Yine işe girme planlarıyla ve erken hayata atılmak fizkirleriyle okulu bırakmak doğru değildir. Burada büyüklerin yapıcı öğütlerine kulak ver mek gerekir. Ergenler, bir yıl sonrasını bile görmekte güçlük çekeceklerini bilmelidirler. Her gün birçok kişinin problemlerini, şikayet ve dertlerini

                  dinleyen bir profesyonel olarak yetişkinlerden çok sık işittiğim söz şudur: "Okuma fırsatını kaçırdığıma yanıyorum." Gerçekten okuyamamak, tahsili yarıda bırakmak, yetişkinlerin en çok

                  dertlendikleri konuların başında gelmektedir. Öyle ki iş bulmalarına yardımcı olmasa bile gençlerin öğrenimlerini tamamlamalarını hararetle tavsiye ediyorum.

                  Tabii dersleriyle birlikte kendilerini geliştirmelidirler. Bir yandan sosyal ve kültürel

                  faaliyetlere katılmalı, diğer yandan çeşitli alanlardaki değişik bakış açılarına sahip kitaplar

                  okumalıdırlar. Ülkemizin geleceğinin aydınlanmasını, hiç olmazsa sonraki neslin gençliğinin

                  iyimser olmasını istiyorsak, günümüz ergenlerine bu yolu göstermeliyiz.

                  Sefa SAYGILI

                  Comment


                  • #10
                    Doğru Ders Çalışmanın İpuçları

                    Defalarca duymuşuzdur bir öğrencinin “Artık bu kitabı okumaktan bıktım”, “Bu kitaptan o kadar bıktım ki anlatamam.” Veya “Ne kadar fazla okusam sanki daha az öğreniyorum” ya da “Defalarca okudum ama yine öğrenemedim” dediğini.

                    Acaba sorun nerde? Bir dersi anlamak için defalarca okumak mı gerekir? Dersleri bir biri ardına mı çalışmalı? Ve bir dersi defalarca mı tekrar etmeli? Eğer böyleyse ders çalışmak çok zor bir iş demektir. Ama gerçek böyle değildir.

                    Gerçek şu ki, bu tür öğrenim görenler, doğru ders çalışma metodunu bilmiyorlar ve okul ve üniversitelerde nasıl ders çalışmaları gerektiğini öğrenmiyorlar. Öğrenme ve okuma, birbiriyle çok ilişkilidir. Öyle ki, birbirinin gereğidirler adeta. Öğrenimin artması için her şeyden önce araştırmacı ve faal bir okuma gereklidir.

                    Doğru Okuma Metodu, Aşağıdaki Önemli Dört Özelliği Doğurur

                    1- Okumaya ayrılan zamanı kısaltır.

                    2- Öğrenme oranını artırır.

                    3- Konuların akılda kalma süresini artırır.

                    4- Bilgileri akılda tutmayı kolaylaştırır.

                    Etkin bir okuma için, önemli noktaları not etmek gerek. Böylece defalarca okumaya gerek kalmaz ve notlara bakarak konuyu hatırlarsınız. Not almak, okumanın ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Çünkü başarınızı artıracak ve öğrenmeye ayıracağınız zamanı azaltacaktır. Not almadan okumak, unutkanlığın önemli bir sebebidir.

                    Okumanın 6 Metodu

                    1- Yazmadan okumak: yanlış bir mütalaa metodudur. Konuları insan kendi okumalı, gerektiğinde yüksek sesle okumalı; önemli konuları not almalı böylece gerektiğinde özellikle sınav öncesinde o konulara göz atarak konuları çabucak hatırlamalıdır.

                    2- Önemli noktaların altını çizmek: Bu metot belki bir öncesinden daha iyidir ama ders çalışma için yeterli bir metot değildir. Çünkü bu metotta kişi, konuya dikkatini verecek yerde, kendini çizgi çizmeye adapte ediyor. Bu metodun en doğru yolu, önce konuyu iyice okumak, anlamak ve daha sonra önemlilerinin altını çizmektir; altını çizecek önemli nokta aramak değil.

                    3- Dipnot: bu metot, önceki iki metoda göre daha iyi ama yine de konuları kökünden anlamada ve ders kitaplarını okumada yeterli bir metot değildir. Fakat fazla önemi olmayan konuları öğrenmede yararlanılabilir.

                    4- Özet Tutma: bu metotta bir konuyu okuyor ve aklınızda kalanı özet bir şekilde not ediyorsunuz. Bu metot, diğer ikisinden daha etkilidir; çünkü bu metotta önce konuyu anlıyor daha sonra not alıyorsunuz. Yine de en iyi metot değil.

                    5- Kilit noktayı tespit etme: bu metot, okumak ve önemli noktaları yazmak için çok uygun bir metottur. Bu metotta, konuyu anladıktan sonra, kilit noktayı not ediyorsunuz. Aslında kilit kelime, gördüğümüzde, cümlenin anlamını hatırladığımız en rahat ve anlamlı kelimedir.

                    6- Yaratıcılık ve beyin ağı şeması: bu metot, öğrenmenin, özellikle ders metinlerini öğrenmenin en iyi yoludur. Bu metotta önce konuyu okuyor, tamamen anladıktan sonra kendi dilinizle ve kilit kelime yöntemiyle not alarak ve kilit kelimeleri beyin ağı üzerine yazarak sonraki aşamalarda kitabı ve konuyu tekrar okumak yerine, sadece beyin ağı şemasına müracaat edip kilit kelimeleri gördükten sonra çabuk bir şekilde hatırlıyorsunuz. Bu metot öğreniminizin başarı yüzdesini artırmakta ve ders okumayı kolaylaştırmaktadır.

                    Okuma şartları

                    Okuma koşulları, şartları bilmek, kullanmak ve hazırlamakla oluşur. Bu şekilde faydalı ve verimli bir okuma gerçekleşir. Gerçekte bu koşullar bizlere okumaya başlamadan önce hangi esasları kullanmayı, okuma esnasında hangi koşulları hazırlamayı ve hedefe nasıl varmayı öğretir. Bunları bilmekle daha bilinçli ders çalışmaya başlar ve daha faal oluruz.

                    1- Doğru Başlama: okumada başarılı olmak için doğru başlamak gerek.

                    2- Plan program: Başarının asli etkenlerinden biri, düzenli bir plan programa sahip olmaktır.

                    3- sıra Düzeni: Her kuruluşun temeli, sıra düzenine bağlıdır.

                    4- Sükûnet: Sakin kişilik, öngörüyü güçlendirir.

                    5- Zamanı doğru kullanmak: Benyamin Franklin şöyle diyor: “Yaşamayı seviyor musunuz? Öyleyse vaktinizi telef etmeyin; çünkü hayat vakitten müteşekkildir.”

                    6- Sağlık: Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.

                    7- Dengeli Beslenme: Sağlık açısından önemli bir yeri vardır.

                    8- Alkollü içkilerden uzak durmak: Alkol, hafızayı zayıflatır.

                    9- Spor: Uzun ömrün anahtarıdır.

                    10- Yeterli Uyku: Uyku öğrenme ve hafızayı güçlendirir.

                    11- Konuyu İdrak: Uzun süre akılda kalan şey konudur.

                    İlim öğrenenlerin göz önünde bulundurması gereken birkaç önemli tavsiye

                    1- İnsanın bir konu üzerine fikrini yoğunlaştırması en fazla 30 dakika sürer. Yani bir konu üzerinde 30 dakika fikir yürütmeli mütalaa etmeli, ardından 10 15 dakika istirahat edip tekrar aynı minvalde devam edilmelidir.

                    2- Okumaya başlamadan önce ağır ve yağlı yiyecekler tüketmekten kaçının. Yemeği yedikten birkaç saat sonra okumaya başlayın. Çünkü ağır bir yemekten sonra kan dolaşımı, sindirime yardım etmek için daha çok sindirim sistemine yoğunlaşır ve bu yüzden beyine kan akışı azalır ve anlama yeteneği azalır. Alkol, ilaç, unlu ve şekerli yiyeceklerden kaçının; bunlar anlama ve konsantrasyonu azaltır. Asitli içecekler de aynı.

                    3- İnsan zihni akıllıdır; eğer not alırsanız ezberlemekten kurtulursunuz. Yine bir konuyu hem yazıp hem dinleyemezsiniz. Öyleyse okuma esnasında not almalıyız.

                    ZEHRANET

                    Comment


                    • #11
                      Çocuk ve Okul

                      Okula başlama çocukları ve aileleri bekleyen en önemli adımlardır. Bu adıma ilişkin sorunlar genelde okul başladıkları ilk haftalarda çıkar.

                      Çocuklar psikososyal ve zihinsel gelişimleri sırasında karşılaştıkları zorluklarda bulundukları gelişim dönemine uygun olarak farklı tepkiler vermektedirler. Kreşe başlama, öğretmen değişikliği, yakın çevreden sevilen birinin hastalığı ya da kaybı, anne baba tartışması ve kardeş doğumu gibi yaşam olayları karşısında zorlanmakta, belirli bir uyum süreci yaşamaktadırlar.

                      Çocuklar olumlu ya da böylesi olumsuz duygularını sözelleştirebilmeyi ancak ilkokula başladıkları dönemde, daha belirgin olarak ise 9-10 yaşlarından sonra kazanmaktadırlar. Başkalarının ne hissettiklerini ise daha da sonraki gelişim dönemlerinde öğrenmektedirler. Duyguların sözle ifade edilemediği dönemlerde yaşanan kaygı bedensel tepkilerle belirtilmektedir. Kreşe ya da okula başlamada zorlanan çocukların karın ağrıları olmakta, uyku, iştah ya da davranışları ile ilgili tepkiler görülmektedir. Burada "zorlanıyorum" ya da "alışamadım" olarak anlatılmak istenen "karnım ağrıyor", "başım ağrıyor" ya da midem bulanıyor" gibi bedensel yakınmalarla anlatılmaya çalışılır. Bu yakınmaların ne kadar zorlanmaya bağlı ruhsal tepkiler olduğu ya da bir bedensel hastalığın belirtisi olup olmadığı sorularının yanıtı anne baba için hiç de kolay olmamaktadır. Sıklıkla bir çocuk doktoruna başvurularak bedensel hastalığa ilişkin kanıtlar aranmakta, çoğu zaman da uzun süreli ayrıntılı incelemelere gerek duyulmaktadır. Çünkü bu dönemde çocuğun beden ısısı yükselebilmekte, halsizlik, bitkinlik ve iştahsızlık olabilmekte ve gerçekten acı çekmektedir.

                      Bu karmaşık etkileşim örüntüsü göz önüne alındığında, çocuk ve ergenlerde psikososyal ve duygusal etkenlerin sıklıkla bedensel yakınmalara neden olduğu ortaya çıkacaktır.

                      Okula başlama çocukları ve aileleri bekleyen önemli adımlardandır. Daha önceden kreş ya da anaokulu gibi okul öncesi kurumlara gitmeyen çocuklarda bu adım daha da zor olabilmektedir. Yeni bir ortam, bilinmedik birçok kural ve bunlara alışmak. Bu ilk adıma ilişkin sorunlar okulun başladığı ilk haftalarda ortaya çıkmaktadır. Öğrenciler okula anne babaları ile gelmekte, sınıflarda küçük sıralarda öğrencilerin yanında anne babaları da sığmaya çalışarak oturmaktadır. Haftalar içinde bu sırayı dolduran davetsiz konuklar birer ikişer azalır, ancak bazı sınıflarda derslere düzenli devam eden anne babalar kalmaktadır. Okul korkusu ya da anne babadan ayrılma zorluğu olarak tanımlayabileceğimiz bu durum ders başarını etkileyen ilk sorunlardandır. Öğrenci, anne-baba ve öğretmenin birlikte çalışması ile bu sorun giderek azalmakta, çocuk ya da genç yaşıtları gibi uyum sağlayabilmektedir.

                      Ayrılma kaygısı ya da okul reddi olarak tanımlanan bu durum anne baba tutumları, çocuk ve öğretmenin özellikleri gibi durumlardan kaynaklanmaktadır. Özellikle çocuğun tüm gereksinimlerini karşılayan, aşırı kaygılı, onun bağımsızlığını desteklemeyen anne-baba tutumlarında okula gitme gibi bir ayrılık hem ebeveynde hem de çocukta kaygı doğurmaktadır. Aşırı koruyan, aşırı kontrolcü ebeveyn çocuğun ayrılığında kaygı duyacaktır. Onun tek başına bir şeyler yapamayacağını, sağlığı açısından sorun oluşturacağını ya da kendi kontrolü dışına çıkacak, yaptıklarını denetleyemeyecek duygusu yaşamaktadır. Çocuklar ise daha önce ayrılma ya da ebeveyne bağlanma ile ilgili özellikler gösteren, duygusal açıdan bulunduğu yaştan daha küçük yaşta tepki veren bireylerdir. Anne baba ile yatan ya da ayrı yatamayan, ağlama, tutturma gibi hemen tepki veren, genelde ev dışında vakit geçirmeyi sevmeyen çocuklardır.

                      Okul ile ilgili hayali ya da gerçek kaygılar olabilir. Okula gidiş yolundaki tehlikeler (trafik, çevrenin kalabalık ya da ıssız oluşu vb.). Okula uyum sürecindeki öğretmenin tahammülsüz ve/veya ceza ile eğitici tutumu, anne-babadan habersiz ani ayrılma, sınıfa yaklaşınca anne babanın bırakıp kaçması, söz verilen saatte almama, bu süreçte çocuğun yalnız kalması gibi nedenler de etkili olmaktadır.

                      Okula başlama dönemindeki çocukların yaklaşık % 5 kadarında bu durum profesyonel desteği gerektirecek yoğunlukta olmaktadır. 18 yaşına kadar okula gitme ve aileden ayrılma ile ilgili zorluklar görülebilmekte, genelde 13 yaşından sonra belirtiler ve yakınmalar değişebilmektedir.

                      Okula gitmek istememe ve okuldan kaçma bu durum dışında; davranış sorunları olan çocuklarda, kaygılı çocuklarda, travma sonrası (örn; deprem) kaygı bozukluğu olan çocuklarda, depresyonu ya da psikoz olarak belirtilen belirgin ruhsal bozukluğu olan çocuklarda da görülmektedir. Ancak bu hastaların diğer belirtileri ile ayrım yapılabilir.

                      Okul korkusu ya da ayrılma ile ilgili kaygısı olan çocukların önceden ayrılığa, bağımsızlığa alıştırılması, böyle bir sorun varsa anne-baba, çocuk ve okul işbirliği ile çocuğun desteklenmesi gerekmektedir. Çocuğun bu ayrılığa yavaş yavaş alıştırılması (anne ya da babanın sınıfta, sonra koridorda, sonra bahçede ve daha sonra çocuğu evde beklemesi gibi) çocuğa güvence verilmesi ve bu güvencelerin yerine getirilmesi (seni bahçede bekleyeceğim-diyerek belirlenen zamana kadar bahçede bekleme gibi), bu süre içinde çocuğun sergilediği zorlukların bedensel bir nedenle oluşup oluşmadığının araştırılması, kısa süreli ve yaygın değilse bu belirtilerin fazla dikkate alınmaması (uyku, iştah, davranış gibi tüm alanlara yayılan bir bozulma, sadece okul saati öncesinde değil tüm gün olan kaygı, neşesinin giderek azalması gibi) gerekir.

                      Eğer anne-baba ve öğretmenin çabası yetersizse, belirtiler azalacağı yerde giderek artıyor veya yayılıyorsa, çocuk ve ergen psikiyatri uzmanından değerlendirme ve yardım istenmelidir. Sonuçta anne baba ve çocuğun bu uyum sürecine uzman desteği eklenecek, gerekirse çocuğun kaygısı güvenilir ilaçlarla azaltılacaktır.

                      Beyza çocuk

                      Comment


                      • #12
                        ÇOCUĞUM SÖZ DİNLEMİYOR NE YAPMALIYIM?

                        1. Söz dinletmenin birinci şartı söz dinletmeye çalışmaktan vaz geçmektir. Çocuğunuza söz dinletmek amacı taşıdıkça doğru davranamazsınız.

                        2. Çocuğunuza söz dinletme değil çocuğunuzla iletişime geçme amacı taşımalısınız. Bunu yaparken de anlayışlı ve şefkatli bir dil kullanmalısınız. .

                        3. Çocuğunuzla iletişime geçerseniz, yani çocuğunuzu anlamaya çalışırsanız o da sizi anlama konusunda daha duyarlı olacaktır.

                        4. Çocuğun sizin önemsediğiniz konulara saygı göstermesi, sizin de onun önemsediği konulara bazen size çok çocukça bile önemsemenizle mümkündür. Örneğin: çocuğun sevdiği kırık bir oyuncağı çöp olarak görüp çocuğa hiç bir açıklama yapmadan atan bir anne, çocuğun duygularını önemsemediği için aynı karşılığı çocuktan da görür. Çocuk da annenin duygularını önemsemez.

                        5. Çocuklara sürekli olarak söz dinletme amacı taşıyan yetişkinler sevilmezler. Çünkü söz dinletme amacıyla sürekli ya nasihat ya emir kullanırlar ve ses tonlarında daima hakim olma isteği vardır. Kendisine hakim olmaya çalışan ve sürekli emir vermeye çalışan birinden kim hoşlanır ve sözünü dinler düşünsenize. Çocuğun yetişkini dinlemesi için herşeyden önce sevmesi sayması gerekir. Çocuklara hakim olmaya çalışan yetişkinler ise malesef çocukları tarafından ciddiye alınmazlar. Saygı görmezler, bazen ömür boyu saygı görmezler.

                        6. Kimi ana baba da ben iyilikle yaklaştım gene olmadı diye yakınır. İyilikle yaklaşmak çocuk söz dinlesin diye iyilikle yaklaşıyormuş gibi yapmak değildir. Çocuk söz dinlesin diye vereceğiniz emiri biraz daha yumuşak ses tonuyla vermek de değildir. İyilikle yaklaşmak, çocuk ve sizin için iyi davranış, çocuğa şefkatinizi ve anlayışınızı göstereceğiniz davranıştır. Ve onu düşündüğünüz için ona zarar gelmesin diye bazı şeylere izin vermediğinizi çocuğunuza anlatabilmektir.

                        7. Aslında ana babaların çocuklarıyla ilgili sordukları her sorununun çözümü çocukla iletişimi kuvvetlendirmekledir. Sorular başka başka gibi görünür ama temelinde annenin çocuğa kendini anlatamaması ve çocuğu anlayamaması yatar. Çocuklarımızın dünyasına girip onları anlamaya çalışmak, ve onların seviyesine uygun bir şekilde kendi isteklerimizi ve nedenlerini onlara anlatmak gerekir.

                        Aslında kısa bir cevap yazacaktım ama çok da kısa olmayan bir cevap çıktı. Birazdan siteye yeni yazı ekleyeceğim. Bu cevabı da yazı olarak koyayım bari. Ana babaları kara kara düşündüren önemli bir soru çünkü sorunuz.

                        Çocuğunuz evde sözünüzü dinliyor da dışarıda dinlemiyorsa durum biraz vahim demektir.

                        1. Yani aslında evde de dinlemiyor sadece korkudan veya başka bir sebepten boyun eğiyor olabilir.

                        2. Size tepki veriyordur, evde ya da başkalarının olmadığı ortamlarda verdiği başka tepkiler anlaşılmadığı ya da çocuk anlatamadığı için, çocuk sizin dikkatinizi çeken bu yola başvurmuş olabilir.

                        3. Çocuk evde gördüğü muameleden memnun olmazsa ve sürekli mutsuzluk hali yaşıyorsa, dışarıda verdiği bu tür tepkiler artacaktır. Bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

                        umut çocuk

                        Comment


                        • #13
                          Stres ve Sabır

                          Hayatın deneyleri ve darbeleri bazılarımızı olgunlaştırır, bazılarımızı imha eder. Herkes iki yoldan birini seçmek zorundadır

                          Hayatın deneyleri ve darbeleri bazılarımızı olgunlaştırır, bazılarımızı imha eder. Herkes iki yoldan birini seçmek zorundadır. Ya olgunlaşacağız ya da yıkılacağız.

                          Hayatın olayları, deney ve darbeleri yani stres karşısında herkesin farklı tepki ve yaklaşımları vardır. Burada kişilik yapısı önemli rol oynar.

                          Stres verici uyaranlara karşı psikolojik tepkinin şekillenmesi ve olayı tehdit olarak değerlendirilmesinde kişiliğe bağlı eğilimler, zihinsel kapasite, geçmiş yaşantı ve tecrübeler önemli rol oynar.

                          Stresli vücudun psikolojik cevabı; koku, endişe, gerilim, kaçınma davranışı şeklinde olurken, fizyolojik cevabı da; çarpıntı, kızarma-sararma, terleme-soğuma ve nefes sıkışması gibi belirtiler şeklinde kendini gösterir.

                          Düşünce ve davranış kalıpları

                          Kişinin zihinsel şartlanmalar ve davranış modeli, çocukluk dönemlerinden beri gelen öğrenme süreci yanında, genetik eğilimler ve çevreyle de ilgilidir.

                          İki uçtaki tepkiler

                          İçe dönük-dışa dönük

                          Sert-yumuşak

                          Ölçülü-ölçüsüz

                          Normal-nevrotik

                          Uyum yetmezliği

                          Bireyin uyum sağlamayı kolaylaştıran kişilik özellikleri varsa ve bunu iyi kullanabilirse, her engel ve zorluğa uyum sağlayıp aşabilecektir.

                          Uyum sağlayıcı kişilik özellikleri, deneme yanılma yoluyla hayat boyunca gelişir. Akıllı kişi, geçmiş tecrübelerden iyi ders alır, deneme yanılma yöntemini en az kullanır. Her şeyi kendi tecrübesiyle öğrenmek isteyenlerin ulaşacağı sonuç felakettir. Bu çok yanlış bir öğrenme yoludur.

                          Dünyanın en cahil insanı bildiklerinin yeterli olduğunu sanan insandır. Buna eski tanımla “Cehil-i mürekkeb” denilir. Yani bilgisizdir ama bilgisizliğini bilmez.

                          İnsan, düzelme işine kendinden başlamalıdır. Toplumu, dünyayı değiştirmek yerine, kendimizi değiştirmek zorundayız.

                          Uyum sağlamayı zorlaştıran kişilik özellikleri

                          Stresle mücadeleyi zorlaştıran kişilik özelliklerini iyi tanımak gerekir. Düşmanca duyguları ağır basan, aşırı duyarlı, ben merkezci, katı, endişeli, kötümser, içine kapanık, alıngan, huzursuz, kolay kışkırtılan, tepkisel, saldırgan, değişen, aceleci, sabırsız, telaşlı, hırslı, doyumsuz, mükemmeliyetçi, hızlı araba kullanma, sorumluluk duygusu fazla veya vurdumduymaz kişilik özellikleri stresle mücadeleyi zorlaştırır.

                          “A” tipi davranış tarzı:

                          bu davranış tazı batı dünyasında teşvik edilen ve ödüllendirilen bir davranış biçimidir. Fakat bu davranış tarzını gösteren bireylerde; mide ülseri ve koroner kalp hastalıkları başta olmak üzere, pek çok hastalık daha yüksek oranda ortaya çıkmaktadır.

                          Başlıca özellikleri:

                          Yarışmacılık

                          Saldırganlık, ataklık, girişimcilik

                          Düşmanlık duyguları

                          Hırslılık, beklenti seviyesinin yüksekliği

                          Zaman baskısı, acelecilik, sabırsızlık

                          Doyumsuzluk

                          Ben merkezcilik

                          Bu kişilik özellikleri batı dünyasında başarı için gerekli görülmekte ve ödüllendirilmektedir. İnsanlık tarihinde belki ilk defa yüzyılımızda; hızlı, saldırgan, hareketli, yarışan, tüketen, abartılmış, zaman darlığı çeken, aceleci, sabırsız insanlar bu kadar teşvik edilmektedir. Bunun da tabii sonucu insanların daha zengin olması fakat daha mutlu olamamasıdır.

                          “A” tip davranış tarzı gösteren kişililer çeşitli derecelerde, sürekli telaş içersindedirler. Beklerken huzursuz olurlar ve beklemeyi hiç sevmezler. Randevulara hiç geç gecikmezler, başladıkları işi mutlaka bitirirler. Karşı tarafın sözünü sık sık keserler, onun cümlelerini tamamlarlar, yarışma duygusu içersindedirler, rekabetçilikten büyük zevk alırlar, kolay tatmin olmazlar. Pek çok işi birden işlerler, acelecilik, sabırsızlık hayatında hep ön plandadır. İşlerinde hızlı ilerleme isterler. Hemen ve şimdi meraklısıdırlar. Yemeyi, yürümeyi bile hızlı yaparlar. Başkalarının tenkidine çok önem verirler, duygularını bastırırlar. Kolaylıkla karamsarlığa ve ümitsizliğe düşerler. Kafalarında hep rakamlar vardır. Her şeyi maddi kavramlarla açıklamaya çalışırlar. Hesapçı ve çıkarcıdırlar. Manevi değerleri, psikolojik kavramları önemsemezler. Her şeyi çok ciddiye alırlar. Sorumluluk duyguları fazladır. Tamcı ve ayrıntıcı olmayı başarının şartı olarak görürler.hep kafalarının dikine gitmeyi severler.

                          “B” tipi davranış tarzı:

                          “A” tipi davranış tarzının tersidir.

                          Sakin, acelesiz, sabırlı kişilerdir. İyi dinleyicidirler, başkalarının konuşmalarına imkan verirler. Baskı altında oldukları sırada bile heyecan ve telaş göstermezler. Beklemeye tahammüllüdürler. Rekabet ve yarışmayı sevmezler. Yumuşak başlıdırlar. Yavaş ve tartarak konuşurlar. Her şeyi yavaş yapmayı severler, duygularını açıkça ifade ederler. Düşmanlığı sevmezler, küçük şeylerden mutlu olurlar. Ölçülü ve sınırlı sorumluluk isterler. Esnektirler, gereksiz konularda derinleşmezler.

                          “A” grubu davranış kalıbı gösterenlerde kalp krizi oranı “B” grubuna göre beş misli olmaktadır. Koroner kalp hastalarının %70’nin “A” tipi davranış biçimi sergiledikleri dikkati çekmektedir.

                          Batı tarzı hayat biçimi ürünlerin hayat kalitesini artırdı, milli gelir seviyesini yükselti, bireyler ve toplum daha zengin oldu ama buna karşı büyük bir bedel ödüyorlar, insanların hem beden, hem akıl ve ruh sağlığı daha çok bozuluyor.

                          Birbirinize sabır tavsiye ediniz:

                          “A” ve “B” tipi davranış kalıpları arasında en belirgin farklılık acelecilik, telaşlılık, sabırsızlık oranları ile ilgili. O halde “A” tipi davranış özelliklerini, “B” tipi haline dönüştürmek nasıl olur?

                          İşte bunun yolu da sabır eğitiminden geçer.

                          Sabır, olaylar, sıkıntılar karşısında sızlanmadan, şikayet etmeden katlanabilmek ve tahammül gösteren, isyan etmeyen; sonuçta mutluluğun lezzetini tadar.

                          Bizi pişirecek olan zorluk ve engellerin darbeleridir. Yunus Emre “Hamdım, yandım, piştim, oldum elhamdulillah” derken yanmamanın acısını ne güzel ifade etmiştir. İnsanın içersindeki cevher zorluklar gelişiyor.

                          Sisal bitkisinin hikayesi:

                          Bu bitki Amerika kıtasında, soğuk rüzgar, sert verimsiz toprak ve sıcak güneşte yetişen bir bitki. Yaprakları çok elyaflı, dokumada kullanılıyor. Elyafının kıymeti nedeniyle, bu bitkiyi daha verimli topraklarda yetiştirmeyi deniyorlar. Bitki yetişiyor ve çok daha büyükçe yaprakları çıkıyor fakat bakıyorlar yaprakların içinde elyaf yok.Sonra anlaşılıyor ki bitkinin kötü toprak, soğuk rüzgar, sıcak güneşle mücadelesi onun lifli yapısını meydana getiriyormuş.Yani içindeki cevheri geliştiriyormuş.İşte insan içindeki cevherde zorluklara katlanma ve mücadele ile gelişmektedir.

                          “İhtiyaç ilmin hocasıdır” sözü ne kadar yerinde.Hastalıklar mikropları olmasa tıp bu kadar ilerler biyoloji bu kadar gelişir miydi?

                          Değişme “acı” demektir. Çocuk doğarken neden ağlar? Rahat anne karnından sonra hayatın zorlukları ile yüz yüze gelmeye başlamıştır. Yeni bir şey öğrenmek, zahmete katlanmayı gerektirir.

                          Büyük başarılar kafa yormak, bir çok zevk ve lezzet ve keyiften geri durmakla doğmaktadır. Hem canının istediği her şeyi yapacaksın, hem de başarılı olacaksın. Bu mümkün değildir.

                          Büyük başarılar, büyük mücadelelerin sonucunda gelir, mücadele ne kadar çetinse başarı da o kadar büyük olur.

                          Rüzgar, yağmur ve fırtınaların kamçısı, bitkilerin tohumlarında gizli olan çiçek ve meyve verme yeteneğini ortaya çıkarır. Zayıf ağaçlar dayanamaz. Fanus içersinde büyütülen ağaçlar hiç dayanamaz. Tıpkı aşırı korunarak büyütülen çocukların hayat zorluklarında kolay depresyona girmesi gibi.

                          Kur’an-ı Kerim’de yetmiş yerde ve pek çok hadis-i şerifte sabrın fazileti ve üstünlüğü bildirilmiştir.

                          “Elbette sabredenlerle beraberim” (Bakara, 153)

                          “Sabredenlerin ahirette ücretleri, mükafatları sayısızdır” (Zümer, 10)

                          “Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin. Gerçi bu (nefsine) ağır gelir. Ama hürmet (ve huşu ile ürperenlere) göre ağır değildir.” (Bakara, 45)

                          “Ey müminler (itaatkarları isyan edenlerden ayırt etmek için) sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün darlığı ile, and olsun, imtihan edeceğiz. Ey Habibim! Sabredenlere (lütuf ve ihsanımı) müjdele.” (Bakara, 155)

                          Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s) “Sabır, imanın yarısıdır.” Buyurmaktadır. İnsanın iyilikleri, ibadetleri yapabilmesi kötülük ve günahlardan kaçınması ve son nefesine kadar imanın korunması sabırla olur.

                          O büyük insanın hayatı sabır örnekleri ile doludur. Hz. İsa (a.s.) “İstemediğine sabretmeyince, istediğine kavuşamazsın” buyurmaktadırlar.

                          Allah, Davud Peygambere (a.s.) “Ahlakta bana uy! Benim ahlakımdan biri sabredici olmamdır.” buyurmuştur.

                          Sabır insan has bir sıfattır. Hayvanlarda ve hatta meleklerde bile yoktur. Nefsin arzuları veya düşmanla mücadele gibi sorumluluklar sabrı gerektirir.

                          “Eğer size bir eziyet verilirse, karşılığında onun kadar yapınız. Sabrederseniz daha iyidir.” (Nahl, 126)

                          Ne mutlu inananlara, iyi işler yapanlara ve birbirine doğruyu ve sabrı tavsiye edenlere.

                          Nevzat TARHAN

                          Comment


                          • #14
                            KÜÇÜK KIZIN ARMAĞANI

                            Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...

                            Bayram sabahı küçük kız paketi getirip "Bu senin babacığım" dediğinde üzüldü, acaba gereğinden fazla mi tepki göstermişti kızına... Bir gece önce yaptığından utandı...

                            Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu... Kızına gene bağırdı:

                            - Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun?!

                            Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı:

                            - O kutu boş değil ki baba, dedi. "İçini öpücüklerimle doldurmuştum"

                            Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar.

                            Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş ucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.

                            Umut Çocuk

                            Comment


                            • #15
                              ÇOCUKLARDA SAYGI EĞİTİMİ

                              Saygı ölçütleri kültürden kültüre farklılık gösterir. Bizim kültürümüzde yaşlılara saygı göstermek önemsenirken başka kültürlerde önemsenmeyebilir. Yine bizim kültürümüzde yardımlaşmak, ihtiyacı olanlara bağışta bulunmak çok önemlidir. Fakat örneğin Japonya’da yaşayan bir insana yardım etmek, para vermek onun kişiliğine yapılmış bir hakaret ve saygısızlık olarak kabul edilebilir. Saygı ölçütlerini bu kültürel farkları göz önüne alarak belirlemek gerekir.

                              Aynı kültürün içinde de ölçütlerde birtakım değişiklikler olabilir. Zaman içinde değer yargılarında değişmeler görülebilir. Örneğin itaat kültürü ve otoriteye gösterilen aşırı saygı kişinin özsaygısı aleyhine işlediği için bu konudaki ölçütleri yeniden düzenlemek gerekir.

                              Saygı Eğitiminde Yapılan Hatalar

                              Yukarıda ifade ettiğimiz gibi kültürümüzde itaat ve büyüklere saygı önemli bir yer tutar. Sadece büyüklere değil, nefes alıp veren her şeye saygılı olmak elbette çok güzel bir davranıştır. Ancak bunu özsaygıyı önemsememe noktasına götürmek kendine güvensiz, girişimci olmayan, inisiyatif kullanamayan, değişimi sorgulamayan, zora talip olmayan, yeteneklerini geliştiremeyen insanlar ortaya çıkarır. Baskıcı kültürel özelliklerimiz nedeniyle ailede baba baskısı şeklinde başlayan bu sürece ilerleyen yıllarda toplum baskısı, koca baskısı, kayınvalide baskısı da eklenir ve kişi kendi özsaygısını kaybeder, kendisini bir çeşit paspas gibi görür. Kendi kişiliğinin sınırlarını bilemeyen, sadece kurallara uymak zorunda hisseden ama kuralları sorgulamayan bir insan ortaya çıkar.

                              Anne babalar kendi haklarına sahip çıkabilen, silik olmayan, kendine güvenen çocuklar yetiştirmek isterler. Ama hayatın içinde yaşanan olayları alıp incelediğimizde genellikle o anda sorunu çözmek için çocuğun kendine güvenini zedeleyeceği tavırlar takınıldığını görürüz. İnsanların çoğu başkalarını kırmamak, gücendirmemek için kendi çocuklarını kırar ve çoğu zaman bunun yanlış bir davranış olduğunu fark bile edemez.

                              Çocuklara saygı eğitimini hak duygusuyla birlikte vermeliyiz. Çocuk hem kendi hakkını talep etme, hak arama becerisini kazanmalı, hem de başkasının hakkına zarar vermeme bilincini benimsemelidir. Çocuğa körü körüne itaat alışkanlığı kazandırmak yerine doğru olana, hakka, akla uygun olana saygı alışkanlığı kazandırılmalıdır. Çocuğun zihninde iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarının oluşması için ona kuralların nedenleri, gerekçeleri izah edilmelidir. Çocuk kurala anne babası öyle istediği için değil doğru olduğuna inandığı için uymalı, başka insanlara da bu motivasyondan hareketle saygı göstermelidir. Körü körüne uygulanan kurallarda neyin neden yapıldığı bilinmediği için tutarsızlıklar olacaktır. Aslolan çocukta kalıcı bir davranış değişikliği ve saygı bilinci geliştirmektir. Aksi halde çocuk sadece anne babasının yanında onların istediği gibi davranıp yalnızken canının istediğini yapabilir.

                              Çocuklarda saygı eğitiminde anne babaların tutumları çok önemlidir. Çocukların benmerkezci olduklarını biliyoruz. Benmerkezcilik, çocukların bencilce davranmalarına, hata yapmalarına neden olur. Çocuklar davranışlarının sonucunu düşünmeden hareket ederler. Kendilerini nasıl iyi hissederlerse öyle davranırlar. Çocuk için o anda korkunun gitmesi, incinme ihtimalinin ortadan kalkması, kendini daha iyi hissedebilmesi saygısız bir davranışta bulunması için yeterli nedendir. Davranışının iyi mi kötü mü olduğunu, uzun vadeli sonuçlarını düşünmez. O nedenle anne baba çocuğa doğru rehberlik yapma görevini yerine getirebilmelidir. Büyükler rehberlik rolünü doğru üstlenebilirlerse çocuk hayatı tanır; nerede, nasıl davranacağını öğrenir. Aileler saygısızlık, haksızlık yapan çocuğa mutlaka müdahale etmelidirler fakat bunu çocuğa konuyla ilgili farkındalık kazandırarak, yaptığının neden yanlış olduğunu anlatarak yapmalıdırlar. Çocuğun saygısızlık yapmayı bir yöntem haline getirmemesi, huy edinmemesi için çaba göstermek gerekir.

                              Aileler çocuğa saygının sınırlarını iyi çizmeli; nerede, ne yapılacağını öğretmelidir. Gülünecek yerde gülünecek, ağlanacak yerde ağlanacak, saygı gösterilecek yerde saygı gösterilecek gibi zaman kavramını iyi öğretmek gerekir. İnsanın kişilik gelişiminde sosyal sınırları çizebilmek çok önemlidir.

                              Saygılı Davranarak Hakkını Aramak

                              Saygılı davranmayla hak arama arasındaki sınır önemlidir. Hak aramak illa ki zor kullanmak, şiddete başvurmak değildir. İyilik yapana iyilikle karşılık verilir. Kötülük yapana kötülük yapmak değil de haksızlık yapmamaya çalışmak, haksızlık yapmadan hatasını göstermek idealdir. Çocuğa sadece iyilere saygılı olmayı değil kötülük yapana haksızlık yapmama kaygısını da öğretmek gerekir.

                              Çocuklara haklarını ararken saygı sınırları içinde kalmayı öğretmek için anne babaların bu konuda da model olmaları gereklidir. Kavgacı bir ailede yetişen çocuk ister istemez bunun sorun çözmek için doğru yöntem olduğunu düşünür, öyle hareket eder. Nasıl ki aile içi ilişkilerde haklı olmak yetmiyor, haklı olanın kendisini doğru bir üslupla ifade etmesi gerekiyorsa aynı şekilde sosyal ilişkilerde de kullanılan yöntem önemlidir. İnsanların medeniyet ölçüsünü gösteren en önemli özellik doğru yöntemle hak arama bilinci ve hukuka saygı anlayışıdır. Hukukun geçerli olduğu toplumlarda haksızlığa uğrayan kişi, karşısındakinin boynuna sarılmaz.

                              Hatayı Kabul Edebilmek

                              Günümüzde insanlar arasında yaygın olan bir tavır kişilerin haksız oldukları, hata yaptıkları durumlarda bunu kabul etmeme eğilimi göstermeleridir. Bu davranışın temelinde hata yapmanın insanın değerini azaltacağı düşüncesi yatmaktadır. Oysa ki hata yapmak çok doğal bir şeydir. Önemli olan insanın hatasını fark edip düzeltmesi ve aynı hatayı bir daha yapmamaya çalışmasıdır. Hiç kimsenin her durumda haklı olması mümkün değildir. Hatalı olduğu halde “ben hep haklıyım” duygusu içinde hareket eden insan çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır.

                              Bazı insanlar teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi zayıflık olarak görürler. Sürekli haklı olduklarını savunma çabası içindedir. Bu davranışın arkasındaki dinamiği araştırdığımızda şunu görürüz: Kendilerinde birtakım eksiklikler gören insanlar kontrolü başkalarına bırakmamak için sürekli haklı olduklarını kanıtlamaya çalışırlar. Daima kendisinin haklı, başkalarının haksız olduğunu kanıtlamaya çalışan kendini beğenmiş kişiler kendilerini yalnızlığa mahkum ederler. Halbuki bir insanın hatasını kabul etmesi kendisine değer katar ve başkaları tarafından daha çok sevilmesini sağlar. Yetişkinlerin bu bilinçte olup hem kendi sosyal hayatlarında hem de aile içi ilişkilerinde özür dilemeyi bilmeleri ve bunu uygulamaları, çocuklarına doğru örnek olma bakımından önemlidir. Hatasını kabul etmek hem hak duygusuna uygun bir davranıştır, hem de kişiye duyulan saygıyı arttırır.


                              Nevzat Tarhan

                              Comment

                              Working...
                              X