Dua;
Kulun rabbiyle konuşmasıdır,
bir ibadet sırrıdır,
halini sevgiliye arzdır,
İnsanın acizlini,fakirliğini anlamasıdır,
belkide en önemlisi,abdin kendisine şah damarından daha yakın bir zata ünsiyet peyda etmesidir.
Aklımıza gelebilir. Bazen dua ediyoruz ama kabul olmuyor.Oysa Cenab-ı hak "dua edin cevap vereyim " diyor.Burada bir tezat mı var?
Cevap:herhangi bir zıtlık yok;
Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu(istenilenin aynısını)vermek Cenabı Hakkın hikmetine tâbidir. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır:
"Ya Hekim! Bana bak."
Hekim: "Lebbeyk" der... "Ne istersin?" cevap verir.
Çocuk: "Şu ilâcı ver bana" der.
Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için, kulun duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.”(1)
Buradan anlaşılacağı gibi bizim isteklerimiz nefsi,hissi ve bazen kainattaki Allah'ın kanunlarına uygun olmadığı için ve biz hakkımızda hayırlı olanı bilmediğimizden,dualarımız kabul görmüyormuş gibi bir hisse kapılıyoruz.
Biz hekimden bal istiyoruz o hastalığımıza uygun olan sülfatoyu(acı) verebiliyor.
“Meselâ, birisi kendine bir erkek evlad ister, Cenab-ı Hak, Hz. Meryem gibi bir kız evladı veriyor. ‘Duası kabul olunmadı’ denilmez, ‘Daha evla bir surette kabul edildi’ denilir. Hem bazen kendi dünyasının saadeti için dua eder, duası ahiret için kabul olunur. ‘Duası reddedildi’ denilmez, belki ‘Daha evla(iyi) bir surette kabul edildi’ denilir… Madem Cenab-ı Hak Hakîmdir, biz Ondan isteriz, O da bize cevap verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder. Hasta, tabibin hikmetini ittiham etmemeli. Hasta bal ister: tabibi hâzık, sıtması için sülfato verir. ‘Tabib beni dinlemedi’ denilmez. Belki ah ü fizarını dinledi, işitti, cevap da verdi; maksudun iyisini yerine getirdi.”
Hekimin bize uygun gördüğüne rıza göstermemiz gerekiyor.
Belki de bal bizim hastalığımıza,o anda zararlıdır.
Bazen de yağmur duasına çıkıldığı halde yağmur gelmiyor.Neden?
Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibadet halis olmadığından kabule layık olmaz.
Nasıl ki güneşin batması, akşam namazının vaktidir veya güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki özel ibadetin vakitleridir. Yani; gece ve gündüzün nurani ayetlerinin perdelenmesiyle Allah’ın büyüklüğünü ilana sebep olduğundan, Cenab-ı Hak kullarını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, (açılması ve ne kadar devam edeceği, astronomi hesabiyle belli olan) Ay ve Güneşin açılmaları için değildir. Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Cenab-ı Allah kullarını o vakitte duaya ve namaza davet eder. Yağmursuzluk o ibadetlerin zamanı olmuş olur. Yoksa o ibadetler yağmurun yağması için değildir. Bu açıdan yağmursuzluğu mutlaka bir ceza olarak görmemek gerekir.(1)
Yağmura muhtaç bulunan ve onu getirmekten de aciz olan insanoğlu, bu ihtiyacının ancak İlâhî rahmet tarafından yerine getirileceğinin şuurunda olarak Allah’a iltica eder ve O’na sığınır. Her ibadet gibi yağmur namazında da Allah’ın rızası esas alınır. İbadet sonunda yağmursuzluk afetinden kurtuluş için Allah’a dua edilir, ondan yardım dilenir.
Gerçi yağmur namazının görünüşteki neticesi yağmurun gelmesidir; fakat asıl hakikî, en menfaatli neticesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaziyetle anlar ki, onun rızkını veren babası, evi, dükkânı değil; belki onun ihtiyacını gören ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir Zât, onu besliyor, rızkını veriyor. Hattâ en küçücük bir çocuk da, daima aç olduğu vakit validesine yalvarmaya alışmışken, o yağmur duasında, küçücük fikrinde büyük ve geniş bu mânâyı anlar ki: Bu dünyayı bir hane gibi idare eden bir Zât, hem beni, hem bu çocukları, hem validelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının faydası olmaz. Öyleyse O’ na yalvarmalıyız der, tam imanlı bir çocuk olur.
Yağmursuzluk ibadetin vakti olduğuna göre, bu vakit bitinceye kadar ibadete devam etmek gerektir. Yani yağmursuzluk ibadetlerinin vakti olan yağmur yağışının olmaması durumu, ancak yağmurun yağması ile son bulacaktır. Dolayısıyla yağmur yağmadı diye bu ibadeti bir defa yapıp bırakmamalı, bu vakit bitinceye kadar, yağmur yağıncaya kadar devam ettirilmelidir.
Ama büyük insanların duaları onda sekiz kabul görebiliyor.
Mesela;Hz. peygamber (a.s.m) dan yağmur için dua taleb edildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: "Aman dua et, kesilsin." Dua etti, birden kesildi.
Çok defa Hz. Peygamber(a.s.m)minbere yağmur duası için çıkardı.Daha ellerini indirmeden yağmur bolca gelirdi.
Bizce duanın engüzel gâyesi, en tatlı meyvesi şudur ki:
Duâ eden adam anlar ki, "birisi var"; onun hâtırât-ı kalbini (Kalbinden geçenleri)işitir, her şeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder.
"Şu alemde müminin mümine en büyük yardımı dua iledir"( hadis)
Kulun rabbiyle konuşmasıdır,
bir ibadet sırrıdır,
halini sevgiliye arzdır,
İnsanın acizlini,fakirliğini anlamasıdır,
belkide en önemlisi,abdin kendisine şah damarından daha yakın bir zata ünsiyet peyda etmesidir.
Aklımıza gelebilir. Bazen dua ediyoruz ama kabul olmuyor.Oysa Cenab-ı hak "dua edin cevap vereyim " diyor.Burada bir tezat mı var?
Cevap:herhangi bir zıtlık yok;
Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu(istenilenin aynısını)vermek Cenabı Hakkın hikmetine tâbidir. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır:
"Ya Hekim! Bana bak."
Hekim: "Lebbeyk" der... "Ne istersin?" cevap verir.
Çocuk: "Şu ilâcı ver bana" der.
Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için, kulun duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.”(1)
Buradan anlaşılacağı gibi bizim isteklerimiz nefsi,hissi ve bazen kainattaki Allah'ın kanunlarına uygun olmadığı için ve biz hakkımızda hayırlı olanı bilmediğimizden,dualarımız kabul görmüyormuş gibi bir hisse kapılıyoruz.
Biz hekimden bal istiyoruz o hastalığımıza uygun olan sülfatoyu(acı) verebiliyor.
“Meselâ, birisi kendine bir erkek evlad ister, Cenab-ı Hak, Hz. Meryem gibi bir kız evladı veriyor. ‘Duası kabul olunmadı’ denilmez, ‘Daha evla bir surette kabul edildi’ denilir. Hem bazen kendi dünyasının saadeti için dua eder, duası ahiret için kabul olunur. ‘Duası reddedildi’ denilmez, belki ‘Daha evla(iyi) bir surette kabul edildi’ denilir… Madem Cenab-ı Hak Hakîmdir, biz Ondan isteriz, O da bize cevap verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder. Hasta, tabibin hikmetini ittiham etmemeli. Hasta bal ister: tabibi hâzık, sıtması için sülfato verir. ‘Tabib beni dinlemedi’ denilmez. Belki ah ü fizarını dinledi, işitti, cevap da verdi; maksudun iyisini yerine getirdi.”
Hekimin bize uygun gördüğüne rıza göstermemiz gerekiyor.
Belki de bal bizim hastalığımıza,o anda zararlıdır.
Bazen de yağmur duasına çıkıldığı halde yağmur gelmiyor.Neden?
Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibadet halis olmadığından kabule layık olmaz.
Nasıl ki güneşin batması, akşam namazının vaktidir veya güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki özel ibadetin vakitleridir. Yani; gece ve gündüzün nurani ayetlerinin perdelenmesiyle Allah’ın büyüklüğünü ilana sebep olduğundan, Cenab-ı Hak kullarını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, (açılması ve ne kadar devam edeceği, astronomi hesabiyle belli olan) Ay ve Güneşin açılmaları için değildir. Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Cenab-ı Allah kullarını o vakitte duaya ve namaza davet eder. Yağmursuzluk o ibadetlerin zamanı olmuş olur. Yoksa o ibadetler yağmurun yağması için değildir. Bu açıdan yağmursuzluğu mutlaka bir ceza olarak görmemek gerekir.(1)
Yağmura muhtaç bulunan ve onu getirmekten de aciz olan insanoğlu, bu ihtiyacının ancak İlâhî rahmet tarafından yerine getirileceğinin şuurunda olarak Allah’a iltica eder ve O’na sığınır. Her ibadet gibi yağmur namazında da Allah’ın rızası esas alınır. İbadet sonunda yağmursuzluk afetinden kurtuluş için Allah’a dua edilir, ondan yardım dilenir.
Gerçi yağmur namazının görünüşteki neticesi yağmurun gelmesidir; fakat asıl hakikî, en menfaatli neticesi ve en güzel ve tatlı meyvesi şudur ki: Herkes o vaziyetle anlar ki, onun rızkını veren babası, evi, dükkânı değil; belki onun ihtiyacını gören ve yemeğini veren, koca bulutları sünger gibi ve zemin yüzünü bir tarla gibi tasarrufunda bulunduran bir Zât, onu besliyor, rızkını veriyor. Hattâ en küçücük bir çocuk da, daima aç olduğu vakit validesine yalvarmaya alışmışken, o yağmur duasında, küçücük fikrinde büyük ve geniş bu mânâyı anlar ki: Bu dünyayı bir hane gibi idare eden bir Zât, hem beni, hem bu çocukları, hem validelerimizi besliyor, rızıklarını veriyor. O vermese, başkalarının faydası olmaz. Öyleyse O’ na yalvarmalıyız der, tam imanlı bir çocuk olur.
Yağmursuzluk ibadetin vakti olduğuna göre, bu vakit bitinceye kadar ibadete devam etmek gerektir. Yani yağmursuzluk ibadetlerinin vakti olan yağmur yağışının olmaması durumu, ancak yağmurun yağması ile son bulacaktır. Dolayısıyla yağmur yağmadı diye bu ibadeti bir defa yapıp bırakmamalı, bu vakit bitinceye kadar, yağmur yağıncaya kadar devam ettirilmelidir.
Ama büyük insanların duaları onda sekiz kabul görebiliyor.
Mesela;Hz. peygamber (a.s.m) dan yağmur için dua taleb edildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: "Aman dua et, kesilsin." Dua etti, birden kesildi.
Çok defa Hz. Peygamber(a.s.m)minbere yağmur duası için çıkardı.Daha ellerini indirmeden yağmur bolca gelirdi.
Bizce duanın engüzel gâyesi, en tatlı meyvesi şudur ki:
Duâ eden adam anlar ki, "birisi var"; onun hâtırât-ı kalbini (Kalbinden geçenleri)işitir, her şeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder.
"Şu alemde müminin mümine en büyük yardımı dua iledir"( hadis)



Comment