Dünya 21. yüzyılı yaşarken, toplumların her konuda son derece hızlı bir değişim ve gelişim içerisinde olduğunu görmekteyiz. Geleneksel metotlarla, çağımızdaki yaşam koşullarına ayak uydurmamız ve kendimizi geliştirmemizin mümkün olmadığı hepimizin malumudur. Küreselleşen dünyamızda gelişmiş toplumların gerisinde kalmadan arzu edilen refah seviyesini yakalamamız için yenilikleri çok iyi takip etmemiz ve her alanda kendimizi geliştirmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla arzu elden gelişmişlik düzeyinin yakalanabilmesi için, bilgi ve teknoloji güdümünde yapılan çalışmalarla birlikte, disipline edilmiş ve eğitim düzeyi yüksek bir toplumun yaratılması zorunludur. Ekonomik güce dayalı olarak gelişen ve küreselleşen dünyamızdan kendimizi soyutlamamız mümkün olmadığına göre, bizlerin de; devlet ve milletçe gelişmiş olarak dünya arenasında yerimizi her hal-ü kârda almamız gerekmektedir.
“İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” her ne kadar 10 Aralık 1948 yılında imzalanmış ise de, güçlü devletlerin gayri samimi olan liderleri kendi çıkarları doğrultusunda bir dünya siyaseti geliştirdiklerinden, geçen bunca zamana rağmen İnsan Haklarının hiç de iyi korunamadığına şahit olduk. Söz konusu dünya liderleri gerek gördüklerinde diğer devletleri de baskı altına alarak susturmuş ve insan haklarını hiçe sayarak insanlık tarihi çoğu kez hançerlenmiştir.
Kendilerine kimsenin güç yetiremeyeceğini zanneden bu zorba liderler, yapmış oldukları hatalı uygulamalar sonucunda, toplumsal güveni kaybetmiş ve sonuçta büyük bir nefret kazanmış olarak siyasi arenadan çekilmek zorunda kalmışlardır. Son yıllarda bazı sağduyulu liderlerin iktidara gelmesiyle, dünyanın daha iyi yönetildiği dönemler olmuştur. Gerçekten demokrasiye inanmış olan güçlü devlet liderlerinin tüm dünya devletlerini birlikte kucaklaması sonucu; Dünya Sivil Toplum Örgütlerini ve dünya basınını da arkasına alarak ortaya koydukları güç sayesinde, topluma zarar veren baskıcı liderlerin dayatmalarının, artık eskisi gibi etkili olmadığı görülmüştür.
Bu gelişmelere paralel olarak, çağımızda gücünü iyiden iyiye hissettiren “toplumsal gücün” çalıştırılmasıyla, sigara konusunda başlatılmış olan mücadelede büyük bir mesafe alınmıştır. Ayrıca, tıbbın ve iletişim araçlarının gelişmesiyle daha da bilinçlenerek çığ gibi büyüyen toplumun destekleri sayesinde, olur olmaz yerlerde sigaranın içilmesine gem vurulmuştur.
Sakin kafayla düşündüğümüzde, “sigaranın bu kadar imrenilecek nesi var ki?” diyebiliriz. Lakin bunu gelin de bir tiryakiye veya sigaraya yeni başlamış birisine sorun! Sigaranın zararlarını anlatarak onları ikna etmemiz mümkün olmadığı gibi, içmemesi yönünde bir telkinde bulunulduğunda dahi bunu hakaret kabul edecektir. Aklı ergenleşmemiş olanlara bir şeyi anlatmanın ve kabul ettirmenin zorluğu bir yana, eski tiryakilerin de “hadi oradan!” demelerine muhatap kalmamak için bunca yıl sigara içenlere karşı koyamayarak, aynı mekânlarda sigara dumanını hep birlikte soluduk.
Her konuda olduğu gibi, sigaranın bıraktırılması konusunda da daha etkili olabilmek için söyleyiş adabının ve usulünün çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Yine, uyarmaya çalıştığımız kişilerin ters tepki vermemesi için, onların da adap ve usullerin bilincinde olması gerekmektedir. Aksi takdirde iyi niyetle yapılan tüm girişimler ters teperek verilen emekler heba olduğu gibi, hiç yoktan kırgınlıklara sebebiyet verilmiş olacaktır.
Sigaranın bırakılmasına yönelik olarak, zararları konusunda tiryakilere yapılan nasihat ve telkinleri şöyle bir düşündüğümüzde, toplumun bu kadar ciddi olarak çaba gösterdiği ikinci bir konu olmadığı kanaatindeyim. Sağlık yönünü bir tarafa bırakalım, kokusu ve çevresine verdiği zararın dışında, çirkin görüntüsünü de sinelerimize çekerken, sigara bağımlılarına gösterilen bunca sabrı takdir eden bir tiryakinin olduğuna da inanmıyorum.
Aslında bunlara sabır gösterilmesi de gerekmiyordu. Ne yazık ki, çoğu zaman şikayetlerimizi dile getirdiysek de derdimizi anlatmamız mümkün olamamıştır. Bu işin çözümü için; ya toplumsal bir konsensüsün sağlanması veya kamu baskısının güçlü bir şekilde ortaya konması gerekmektedir.
Zararlı alışkanlıklara karşı mücadelede etkili olmak için, uygun bir zaman ve zemine ihtiyaç vardır. Zaman ve zemin iyi seçildiğinde karşı tarafın itiraz etme gücü kendiliğinden kırılarak direnme kabiliyeti ortadan kalkmaktadır. Geç de olsa, uygun zamanı ve zemini toplum yakalayarak, dövüş ve kavgalara yer bırakmayacak şekilde sigaraya karşı ciddi bir mücadele başlatılmıştır.
Yaklaşık olarak 72 milyon olan ülke nüfusumuzdan 15 yaş üzerindekilerin neredeyse yarısına yakını sigara bağımlısı olup, bunların ekserisi bağımlılıktan kurtulmak istemesine rağmen kendilerine söz geçirememenin sıkıntısı ile daha da çok içmekte teselli bulmaktadır. Bunların bağımlılıktan kurtulduklarını varsayarak içmeyenlere dahil ettiğimizde nüfusumuzun %75-80’inin sigaraya karşı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda tam bağımlı olarak sigarayı içen ve içilmesini savunanların oranı %20 – 25’lerde kaldığı halde, kanunun yürürlüğe girdiği 19 Temmuz 2009 tarihine kadar sigara içenlerle aynı mekânları paylaştığımızdan içilen sigaranın dumanını hep beraber soluyarak verdiği zararları da birlikte paylaşmış olduk. Ne kadar direnilmişse de, sigara dumanından kendimizi korumamız mümkün olmamıştır.
Dünyadaki diğer toplumların da yakın tarihe kadar aynı kaderi paylaştıkları aşikardır. Böyle bir zulme kimsenin hakkı olmamalıydı. Çok büyük bir hatadan dönülerek, bu konuda toplumsal gafletin ön ayaklarının bir şekilde kırıldığına inanıyoruz.
Sigara tiryakisi olanlar; sigara dumanına son derece duyarlı olan yeni doğmuş bebekleri, yaşlı ve hasta ebeveyinleri ile körpe çocuklarını dahi hiç düşünmeden ve her hangi bir kısıntıya gitme gereğini de duymadan bir marifetmiş gibi sigara içmeyi inatla sürdürmekten geri kalmadılar. Yaşadığımız mekânlardaki tüm objelerin dokularına kadar işleyen berbat kokusu ve dumanının verdiği kirliliğe bu güne kadar nasıl da tahammül edildiğine şaşıyoruz.
Üzülerek ifade ederim ki; şahsım itibariyle 20 yıl boyunca tam bir tiryaki olarak sigara içtim ve kendimle yapmış olduğum zorlu bir iç savaş sonucu sigarayı bıraktığım 1989 yılına kadar içtiğim sigaranın bende bıraktığı hiçbir güzel hatıranın olduğunu hatırlamıyorum.
Basında ve toplumsal alanda yıllardır sigaranın zararları tartışılarak bu güne gelindi ve neticede içilebilecek ve içilemeyecek mekânlar belirlenerek uyulması gereken kurallar kanun nezdinde toplumun önüne kondu. Artık geriye dönüşün olmaması için hepimizin bu kurallara uyması ve uymayanların da uyarılması gerekmektedir. Bu mücadeleye destek vermenin bir insanlık ve vatandaşlık görevi olmasının yanı sıra “Avrupa Birliği Müktesebatı” açısından da ayrıca önem arz ettiğini belirtmek isterim. Artık sigara içmenin ayıplandığı ve yadırgandığı çağı yaşamaktayız ki, halen bunu kabullenmekte zorluk çekenler mevcut ise de, artık kimse kusura bakmasın. Bu tarihten itibaren sigarasız bir yaşamın kabullenilmesinin zaruri olduğu ve bu çirkin oyunun bittiği noktadayız !

Toplumun sigara içme konusundaki duyarlılığına, devlet de gerekli desteği vererek sigaraya karşı açılan savaş; barışa dönüştürülmüş ve büyük bir zafer kazanılmıştır. Bu barışın yaşatılması için toplumsal desteğimizi sürekli ve etkili bir şekilde sürdüreceğimize inanıyorum.

(*)Sigaranın dışında; BAĞIMLILIĞI TEHLİKELİ BOYUTLARA ULAŞMIŞ ve sinsi sinsi topluma büyük zarar vermeye başlayan, yeni çağın teknolojisi sayesinde tanışmış olduğumuz bilgisayar, internet ve cep telefonu gibi haberleşme kompleksinin, yanlış kullanılması sonucu geleceklerini karartan bunca insana ne demeli.
Bu gün için milli ve manevi değerlerimizi, sigaradan daha çok tahrip etmeye namzet olan ve hepimizi ciddi olarak ilgilendiren son derece kötü başka alışkanlıkların mevcudiyetini bilemezlikten gelerek, genç nesillerin önemli bir kısmının, ihmale kurban edemeyiz.
Toplum olarak savaş açılması gereken o kadar çok problemlerimiz var ki, bunların başında ilk olarak, malumunuz üzere cehalet gelir. Cehaletin ortadan kalkması için de, toplum olarak çok iyi bir eğitim süzgecinden geçmemiz gerekir. Gelecek nesillerimiz, devletin eğitim kurumlarında gereği gibi eğitilmezse, birileri devreye girer ve kendi emellerine hizmet ettirmek üzere bir gençlik yetiştirir. Buna engel olmak için milletçe ve devletçe seferber olmayı milli bir görev kabul edip sabırla yapacağımız mücadele sonunda toplumsal problemlerimizin çoğunu aşacağımıza inanıyorum. Bu konuda topluma çok büyük görev düşmektedir. Zira halkın desteklemediği hiç bir projenin başarıya ulaşması mümkün değildir. Devlet, toplumsal desteği arkasına alarak eğitim konusundaki çalışmalarını hassasiyetle ve sürekli bir şekilde sürdürmelidir.
Gençlik döneminin talepleri çok değişken ve kaygan olduğu için genellikle gençlerin bu dönemde daha çok hata yaptıklarını görüyoruz. Gençlerin en verimli ve alımlı çağlarının; öncelikle bilgisayar, internet ve cep telefonu gibi çağımızın teknoloji araçlarının yanlış kullanılmasından dolayı, atâlete dönüştüğünü ve bu felakete kimsenin aldırmadığını veya cesaret edip bu tehlikeyi ciddi olarak gündeme getiremediğini üzülerek ifade etmekteyim.
İnternet, bilgisayar ve cep telefonunun kötü kullanımı o kadar güçlü ve tehlikeli bir bağımlılık yapmaktadır ki; buna kendini kaptıranlar adeta çevresiyle ilişkisini koparmakta, birinci derecedeki görevlerini dahi yerine getirmede duyarsızlaşmakta ve sadece kendi iç dünyası ile ilgili uğraşlarla yaşamını sürdür hale gelmektedir. Dolayısıyla, gelecekle ilgili maddi ve manevi hiç bir endişe taşımaz hale gelerek saatlerce bu cihazların başında vakitlerini boşa geçirmektedirler. Geri dönüşü olmayan ve som altından daha kıymetli olan “ZAMAN” ın, özellikle gençlik döneminde bu şekilde heba edilmesi gerçekten endişe verici bir durumdur! Zamanı bu şekilde, hunharca katleden bir gençliğin geleceği konusunda endişe duyulmaması mümkün değildir. Dolayısıyla, ihmal edilmeden ve daha fazla geç kalınmadan bu konuya ilgili gerekli tedbirlerin alınması kaçınılmazdır.
Bizler, bilgi ve iletişim çağındaki teknoloji icatlarını son derece önemsiyor ve toplumların hızlı gelişmesinde belirleyici unsur olduğunun ve yeni teknolojileri kullanamayanların da bu günkü çağa ayak uyduramayacaklarının bilincindeyiz.
Ancak; yüksek tahsil yapmış olsa dahi, başıboş bırakılan gençlerin çoğunun, iradesine hakim olamayarak, internet ve bilgisayar konusunda bağımlılık derecesine varan bir felâkete sürüklendiğini üzülerek müşahede etmekteyiz.
Sigara bağımlılığının insan sağlığına verdiği zarardan daha fazla, bilgisayar, internet ve cep telefonu kompleksine bağımlı hale gelenlere vereceği zararı, geç kalmadan toplumun görebilmesi gerekir. Zira, bu bağımlılığın neticesinde kişiler, ailedeki sorumluluklarını dahi unutturarak şahsiyetlerinin zayıflaması sonucu, sadece kendi egosunu tatmin etmekle yetinen birer kişiliğe bürünmektedirler. Sakın hiç kimse benim çocuğum bu duruma düşmez demesin! Toplumca çok uyanık olmamız gerekmektedir.
İnsanlara zarar veren alışkanlıklar sadece yukarıda belirtilen konulardan ibaret de değildir. Ancak, acilen tedbir alınması gereken problemler bunlardır. Devlet olarak, özellikle eğitim konusundaki duyarlılığın daha da artırılması sayesinde bu sorunların, “sürekli ve kaliteli eğitim programları” ile desteklendiğinde, çok kısa zamanda aşılacağına inanıyoruz.
Sağlık Bakanlığı’nın sigara konusunda yapmış olduğu devrim niteliğindeki uygulamanın bir benzerinin; Milli Eğitim Bakanlığı’nca bilim çağının anahtarı olan bilgisayar, internet ve cep telefonu gibi iletişim araçlarının kullanımı konusunda da ortaya konması, ülkemiz için çok gerekli ikinci büyük bir “devrimin” yapılması anlamına gelecektir.
Gerekli önlemler alınmadığında, teknoloji çağının insanlara sunmuş olduğu söz konusu bu harika cihazların yanlış kullanımı, onları birer canavara dönüştürecektir. Gerekiyorsa ki; böyle durumlarda mutlaka gerekmektedir; psikolog ve rehber eğitimciler devreye sokularak bu işin ciddiyetle takip edilmesi gerekmektedir. Teknolojinin bu gibi tehlikeleri yanında, verimli nesiller yetiştirilmesi ve eğitilmesi konusundaki katkısı ve gerekliliği göz ardı edilemez. Toplumsal düzenin sağlanması için, mutlak eğitimli nesillere ihtiyaç vardır. Eğitimsiz toplumların kaderinde çözümsüzlük ve kargaşa yatar. Bilgi çağını iyi değerlendirip modern ve gelişmiş bir toplum olarak dünya devletleri arasında yerimizi almadıkça, maddi-manevi hiçbir konuda başarı sağlayamayacağımız ve arzu edilen huzura kavuşamayacağımız çok açıktır.
Toplumun en kıymetli nüvesi olan; anne, baba ve evlat üçlüsü tarafından temsil edilen AİLENİN: bir ayağı sakat olursa; topal olur, iki ayağı sakat olursa; yıkılır, üçüncü ayağı da sakat olursa; yok olur. Ailenin yok olması, toplumun yok olması demektir.
Hayat, sorumluluk bilincinde olanlara karşı son derece cömertken, yanlış yapanlara karşı da, son derece acımasızdır.
Hepimizin gayesi, yanlışlıkları asgariye indirilmiş ve sorumluluklarının bilincinde olan güçlü ve dinamik bir nesil yetiştirmek ve topluma düzenli ve huzurlu bir hayat sunmak olmalıdır.
Cemil DOĞAN

(*) Başkalarına zarar vermedikçe, kanunda belirtilen yerlerde sigara içenler ile internet bağımlılarını bu eleştirinin dışında tuttuğumuzu özellikle belirtmek isterim.